Bu blog'u açalı neredeyse 2 yıl olmuş. Kaç yayın var bakmadım, ama istediğim, hayal ettiğim kadar olmadığı kesin.
Bir yerlere gidip bir yerler gördüğümde bir şeyler denediğimde, paylaşıyorum; en azından paylaşmaya çalışıyorum. Ama bu kadar.
Diyeceksiniz ki, kafandan geçen hiç mi bir düşünce yok bunca zamandır paylaşacak; ki diyebilirsiniz, çünkü ben dedim kendime bunu.
Alakası bile yok :)
Fazlasıyla düşünen bir kişiyim aslında; o halde yazacak bir konu neden bulamıyorum, neden yazamıyorum...
Kafamı kurcalayıp duruyor...
Bugün biraz daha düşününce, bu blog yardımcı oldu sanırım biraz, baktım ki 2 yıl önce yazdıklarıyla bugün yazacaklarım arasında pek bir fark yok sanırım.
Bazı hedeflerim vardı, evet bir kısmını gerçekleştirdim;
ama hala yalnızım, hala aslında birlikte olmamam gerektiği
halde olduğum, uzunca bir süre de ayrılamadığım o adamı
özlüyorum, başkasıyla olamıyorum, ama onunla da
olamıyorum; hala işimden dolayı mutsuzum, kazancımı
beğenmiyorum; son günlerde kariyerim ileriyi bırakın,
geriye gidiyor.
Yani aslında baktım, 2 yıllık bir yerinde sayma durumu... Hiç ilerleyemeyen, sürekli düşünen, ama aksiyon alamayan bir insan....
her bir hareketten önce o hareketi yapmaması için en mantıklı sebepleri bulabilen bir kişilik...
Bunun bir sebebi olmamalı; hep kafası çalışan bir insan olduğumu düşündüm, etrafımdaki insanlardan benden öğütler, tavsiyeler aldılar, onların yerine düşünüp onları yönlendirdim...
Ama şu hale bak, herkes hayatında ilerlerken, ben yerimde sayıyorum...
Bunun sebebini de görebilmiş değilim.. Nerede yanlış yapıyorum, neresi eksik, ne yapmalıyım ilerlemek için....
Aslında ilerleyebilmek için, önce ne yöne gideceğini bilmek gerekir, değil mi ?
Ne yöne ilerleyeceğini bilemeyen birisi nasıl ilerleyebilir ki?
Yürüdüğüm yoldan memnun değilim bunca zamandır, hiç mi yol ayrımı çıkmadı karşıma; hiç bilemedin insan geri döner, değil mi ama ? :) Yok, sanırım korkutucu geliyor, nereye doğru gitmek istediğimi bilmediğim gibi, karşıma çıkabileceklerden de korkuyorum ne yazık ki.
yani kim yolun sonunu en başından görebiliyor ki, nerede o bilinmezliğin getirdiği heyecanlar, ya da yeni şeyler denemenin...
Yapmam gereken ne yöne ilerleyeceğime karar vermek öncelikle, hayatımla ne yapmak istediğimi bulmak; sonra da ne çıkacağını bilemesem de, doğru olduğuna inandığım yolda yürümek.....
Kaçıncı kez yazıyorum bunları.... :) Sıkıldınız değil mi, okuyanlar bile sıkılmışken yaşayan kişi nasıl sıkılmaz? Mümkün mü?
Kendime ödevim bu olsun, bir dahaki yazıda aksiyon planımdan ve aldığım kararlardan bahsetmeyi umuyorum:)
Bu işlerde daha yeniyim :) Gezmeyi, yemeyi, yeni yerler keşfetmeyi, yazmayı ve paylaşmayı severim :) bu yüzden de buradayım :)
26 Haziran 2012 Salı
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Eskişehir gezisi - 2
En son Adalar'daki kahvaltıdan sonra Odunpazarı evlerine doğru yola çıktık.
Biz arabayla gittik, ancak şehir merkezinden toplu taşıma
ya da vaktiniz varsa yürüyerek de ulaşılabilecek bir yer.
Odunpazarı semtindeki eski evlerin Büyükşehir Belediyesi tarafında restore edilerek kullanıma açılması sonucunda orijinal ve estetik bir ortam oluşmuş.
Eski evler gerçeğine uygun bir şekide restore edilerek, butik otel, Cam Sanatları ya da Karikatür müzesi gibi kültüre ve sanatsal kullanım amaçlarının yanı sıra, seyahat acentası, restoran, dernek v.b. olarak da kullanılmaya başlanmış.
Odunpazarı evlerindeki gezimize Atlıhan Çarşısı
ile başladık. Restore edilmiş olan çarşı, eğer lüle
taşından yapılmış olan takı v.b. almak istiyorsanız
en uygun duraklardan bir tanesi.Burada lüle
taşından yapılmış takı, satranç taşı, tespih v.b. pek
çok objeler satan mağazaların tamamı Belediye
tarafından da sertifikalandırılmış ve aldığınız
ürünlerin orijinal olduğuna emin olabiliyorsunuz.
Hediyelik yada kendinize almak için pek çok ürün
bulabilirsiniz.
Lüle taşı müzesinde yer alan objeler gerçekten birer sanat eseri. Hepsi incelik ve ustalığın gerçek bir sentezi.
Buradan cam atölyesine giderek, camdan bir vazonun yapılışına baştan sona şahit olduk. Ne kadar zor bir iş; fiziksel koordinasyonun yanı sıra yaratıcılık ve sabır gerektiriyor.
Odunpazarı evlerinin ana yola yakın bir kısmında Cumhuriyet müzesi var, orayı da gezdik. Genel olarak Cumhuriyetin ilk döneminden Atatürk ağırlıklı fotoğraflar, Atatürk'ün bazı kişisel eşyaları ve aynı dönemlerden gelen gazetelerden oluşuyor. Fotoğraflara bakarken, ister istemez o dönemi, Kurtuluş Savaşı'nı ve bizim bugün bu hayatı yaşayabilmemiz için dökülmüş kanları verilmiş canları düşünüyorsunuz ve etkileniyorsunuz.
Müze gezimiz de bitince, soluğu Kentpark'ta aldık. Eskişehir'de çok güzel, büyük parklar yapmışlar. Kentpark da onlardan bir tanesi, çok büyük bir alanda yeşil alan, kafe, restaurant, kocaman boyutta bir havuz ve bir de yapay plaj var. Yapay plaj gittiğimizde bakımdaydı, ama geçen yıl normaldeki halini de görmüştüm. Gerçekten bir plaj :) Hem de Eskişehir'de. Biz gittiğimizde bile çok sıcaktı ki, yazın çok faydalı bir o kadar da kalabalık olacağını düşündük :)
Ertesi güne, şehir merkezindeki "Acıktım Kafedeyiz" diye bir yerde kahvaltı ederek başladık. Evet, isim süper:) Kendisini Four Square'den bulduk, gezi boyunca çok işimize yaradığını belirtmeliyim.
Süper bir kahvaltı sonrası, Sazova'daki Bilim Kültür Sanat parkına gittik. Pek çok büyük şehrimizin bile sahip olmadığı türden, ailelerin çocuklarını götürebileceği, hem çok büyük bir yeşil alan, hem de içerisinde gerçekten çocukların çok ilgisini çeken "Korsan Gemisi", henüz inşaatı tamamlanmamış, ama görüntüsüyle bile yeterince ilgili toplayan Şato, suyun kaldırma kuvvati ve yer çekimiyle ilgili birkaç deney düzeneği, su sporları için kullanılabilen bir yapay gölet, kafe ve restaurantlar var.Parkın etrafını küçük bir tren ile gezebiliyorsunuz. Yurtdışında pek çok ülkede bulunan tema parklarından esinlenerek yapılmış ve daha önünde çok yol bulunmakla birlikte, yine de çocuklar için gerçekten cennet gibi.
Sadece 2 parkın da en önemli sorunlarından bir tanesi, daha yeni oldukları için ağaçlar henüz çok büyümemişler ve yeterince gölge yer yok.
Bunun dışında, parkın hemen dışında, Bilim Deney Merkezi ve Uzay Evi var. Belirli saatlerde rehber ile gezilebiliyor. Bu yüzden planlı programlı gidip hatta önceden rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim. Biz saatlerimiz tutmadığından gezemedik, sadece bahçesindeki birkaç ufak düzeneği görüp, uçağın yanında fotoğraf çektirebildik :)
Özet olarak, Eskişehir gezimiz çok güzeldi çok keyif aldık.
Gidenlere tavsiyem,
- Parkları mutlaka gezin, Kentpark, Şelale Park ve Bilim Kültür Sanat Park'larını çok beğeneceksiniz.
- Şehir merkezinde trafiğe kapalı, İstiklal benzeri büyük bir çarşı caddesi var, mağazalar, kafeler ve keyifli vakit geçirmek için pek çok yer var.
- Odunpazarı Evleri, urşunlu Külliyesi, Cam Sanatları Müzesi, Adalar mevkii, mutlaka görüp vakit geçirmek gereken yerler.
- Ulaşım imkanınız var, şehrin biraz dışında Yazılı Kaya var, tarihle ilgilenenlerin ilgisini çekebilir.
- Çibörek yemek için herkes Papağan diyecektir, ama değil :) Odunpazarı evlerinin üst tarafında, Kurşunlu Külliyesinin hemen solunda kalan Tatar Kırım Kültür Derneği var. Çibörek yemeniz gereken yer orası. Gerçekten muhteşem, Papağan'dakiler midenize oturur; benden söylemesi :)
- En önemlisi : Akşam dışarı çıkın!!! Şehir merkezinde uzunca bir sokak iki taraflı barlarla dolu. Türkü bar'dan tutun da karaoke bar'a kadar aklınıza gelebilecek pek çok değişik format var. Bunun dışında, Haller Gençlik Merkezi'nde canlı müzik, 222 Park'ta Cumartesi geceleri Neslihan Demirtaş çıkıyor, türkçe pop sevenlerdenseniz (yenisinden değil, daha çok eskilerinden söylüyor) oldukça başarılı.
Eskişehir çok güzel ve keyifli bir şehir olmuş; herkese tavsiye ediyorum.
Hatta trenler çalışıyor olsaydı, sırf hafta sonu eğlencesi için bile gitmeyi düşünüyorduk, o kadar yani :)
3 Mayıs 2012 Perşembe
Eskişehir gezisi -1
Bildiğiniz üzere 1 mayıs resmi tatildi; ancak çalıştığım firma kendi kendine 30 Nisan'ı da tatil edip toplamda 4 günlük bir süreyi bize tatil olarak reva görünce, ben de hemen birkaç arkadaşımı ayarttım ve bu 4 günü Eskişehir'de geçirmek üzere organize olduk.
Çok da iyi geldi açıkçası; hava da çok güzeldi ve amele yanıklarım dışında yine çok güzel çok keyifli anılarla döndük Eskişehir'den.
Beraber gittiğimiz arkadaşlardan birisinin biraz rahatsız olması sebebiyle, gece çok fazla dışarıya çıkamadık; o kısımda anlatacaklarım biraz daha eskiye, 1,5 yıl önce, 2010 29 ekim'inde Eskişehir'i ilk gördüğüm günlere dayanıyor olacaktır.
Cumartesi günü öğlen saatlerinde Eskişehir'e doğru yola çıktık. Yol üzerinde Adapazarı'nda yemek molası verip, şehrin içinde, İsmail'in yerinde köfte yiyerek gezimize başlamış olduk. Köfteler oldukça lezzetliydi; çok şık bir yer yapmışlar, genel olarak ortam ve servisten de memnun kaldık. Üstüne de bir kabak tatlısı yedik, ki hatay usul kireçte kabak tatlısı kadar olmasa da; oldukça lezzetli, fırınlanmış bir kabak tatlısıydı. Biraz yanmış olmakla birlikte, üzerinde sırayla kaymak, tahin ve fındıkla servis edilmişti ve yolunuz düşerse tadına bakmanızı tavsiye ederim.
Yolumuza devam edip öğleden sonra saatlerinde Eskişehir'deki otelimize vardık. SRF Hotel adında, internetten rezervasyon yaptırdığımız bir otelde kaldık. otel yepyeni ve oldukça temiz, ferahtı. Kendi kendimize yaptığımız seçimin sonucunun bu kadar iyi çıkmasına sevinerek, odada biraz dinlendik.
Akşam saatlerinde yemek yemek ve dolaşmak için otelimize de çok yakın bir mesafede bulunan Espark alışveriş merkezi yakınındaki mekanlara doğru yol aldık.
Yan yana, Havelka, Kahve Diyarı, Kahve Dünyası ve Kafepi vardı; ki bu mekanların bir kısmı zaten İstanbul'lular için çok tanıdık. Kafepi'de şansımızı denedik, ama kapısındaki kocaman güvenlik görevlileri rezervasyonumuz yoksa giremeyeceğimizi söyleyerek bizi geri çevirdi :)
Yemek yemeyi planladığımızdan kendimizi Havelka'da bulduk. Ortam da fiyatlar da İstanbul'dakinden çok farklı değildi.
Buradan da, eskiden yıkık dökük bir hal binası iken, sonrasında bir gençlik merkezine dönüştürülmüş olan, içerisinde cafeler, barlar, mağazalar bulunan ve genelde akşamları da canlı müzik yapılan "Haller Gençlik Merkezi" ne gittik.
Çok keyifli bir yer haline gelmiş ve aslında günümüz
Eskişehir'inin ruhunu yansıtan yerlerden bir tanesi.
Tıpkı tüm şehir gibi, öğrencileri baz alarak tasarlanıp
hayata geçirilmiş, ancak yerlisi turisti herkesin
faydalanabildiği şehrin kendisine ait yaşam alanlarından
bir tanesi. Canlı müziğin de bitişiyle birlikte, yavaş yavaş
odalarımıza döndük.
Ertesi sabah güne, Adalar mevkiinde, Porsuk kenarında kahvaltı ederek başladık.
Öğrenci şehri olması dolayısıyla da, oldukça ucuz bir şehir. Pazar sabahıydı ve gittiğimiz kafede 8,5 TLye açık büfe kahvaltı ettik :) fena da değildi açıkçası :)
Keyifli kahvaltımız sonrasında, Porsuk kıyısından
Tülomsaş fabrikasına yürüyerek "Devrim" arabasını gördük.
Fabrika, halen, vagon ve lokomotif üretimiyle hizmet vermekte.
Devrim arabası da, arada hala bakım amaçlı yerinden çıkartılıp kısa mesafelerde hareket ettiriliyormuş ve daha yeni bir kat boya atılmış :) Bunlar da gezimizin gereksiz ama sevimli bilgileri:)
Yarın, Odunpazarı, Atlıhan Çarşısı, Kurşunlu Camii ve Külliyesi'ni anlatacağım; ama bugünlük bu kadar :)
Çok da iyi geldi açıkçası; hava da çok güzeldi ve amele yanıklarım dışında yine çok güzel çok keyifli anılarla döndük Eskişehir'den.
Beraber gittiğimiz arkadaşlardan birisinin biraz rahatsız olması sebebiyle, gece çok fazla dışarıya çıkamadık; o kısımda anlatacaklarım biraz daha eskiye, 1,5 yıl önce, 2010 29 ekim'inde Eskişehir'i ilk gördüğüm günlere dayanıyor olacaktır.
Cumartesi günü öğlen saatlerinde Eskişehir'e doğru yola çıktık. Yol üzerinde Adapazarı'nda yemek molası verip, şehrin içinde, İsmail'in yerinde köfte yiyerek gezimize başlamış olduk. Köfteler oldukça lezzetliydi; çok şık bir yer yapmışlar, genel olarak ortam ve servisten de memnun kaldık. Üstüne de bir kabak tatlısı yedik, ki hatay usul kireçte kabak tatlısı kadar olmasa da; oldukça lezzetli, fırınlanmış bir kabak tatlısıydı. Biraz yanmış olmakla birlikte, üzerinde sırayla kaymak, tahin ve fındıkla servis edilmişti ve yolunuz düşerse tadına bakmanızı tavsiye ederim.
Yolumuza devam edip öğleden sonra saatlerinde Eskişehir'deki otelimize vardık. SRF Hotel adında, internetten rezervasyon yaptırdığımız bir otelde kaldık. otel yepyeni ve oldukça temiz, ferahtı. Kendi kendimize yaptığımız seçimin sonucunun bu kadar iyi çıkmasına sevinerek, odada biraz dinlendik.
| Havelka'da yemek |
Yan yana, Havelka, Kahve Diyarı, Kahve Dünyası ve Kafepi vardı; ki bu mekanların bir kısmı zaten İstanbul'lular için çok tanıdık. Kafepi'de şansımızı denedik, ama kapısındaki kocaman güvenlik görevlileri rezervasyonumuz yoksa giremeyeceğimizi söyleyerek bizi geri çevirdi :)
Buradan da, eskiden yıkık dökük bir hal binası iken, sonrasında bir gençlik merkezine dönüştürülmüş olan, içerisinde cafeler, barlar, mağazalar bulunan ve genelde akşamları da canlı müzik yapılan "Haller Gençlik Merkezi" ne gittik.
Çok keyifli bir yer haline gelmiş ve aslında günümüz
Eskişehir'inin ruhunu yansıtan yerlerden bir tanesi.
Tıpkı tüm şehir gibi, öğrencileri baz alarak tasarlanıp
hayata geçirilmiş, ancak yerlisi turisti herkesin
faydalanabildiği şehrin kendisine ait yaşam alanlarından
bir tanesi. Canlı müziğin de bitişiyle birlikte, yavaş yavaş
odalarımıza döndük.
Ertesi sabah güne, Adalar mevkiinde, Porsuk kenarında kahvaltı ederek başladık.
Öğrenci şehri olması dolayısıyla da, oldukça ucuz bir şehir. Pazar sabahıydı ve gittiğimiz kafede 8,5 TLye açık büfe kahvaltı ettik :) fena da değildi açıkçası :)
Keyifli kahvaltımız sonrasında, Porsuk kıyısından
Tülomsaş fabrikasına yürüyerek "Devrim" arabasını gördük.
Fabrika, halen, vagon ve lokomotif üretimiyle hizmet vermekte.
Devrim arabası da, arada hala bakım amaçlı yerinden çıkartılıp kısa mesafelerde hareket ettiriliyormuş ve daha yeni bir kat boya atılmış :) Bunlar da gezimizin gereksiz ama sevimli bilgileri:)
Yarın, Odunpazarı, Atlıhan Çarşısı, Kurşunlu Camii ve Külliyesi'ni anlatacağım; ama bugünlük bu kadar :)
24 Nisan 2012 Salı
Aya Yorgi - 23 Nisan
Bu yazıyı yazdığıma ben de inanamıyorum :)
Aslında her şey şöyle başladı:
Eskiden beraber çalıştığım bir arkadaşım, uzunca bir süredir işsiz. Uzunca deyip geçmeyelim, süreyi de netleştirelim, 4 yıldan fazla oldu.
Ülkemizin güzide üniversitelerinden birisini bitirmiş, iyi derecede yabancı dili olan ve yıllarca da sektörün güzide firmalarında çalışmış, donanımlı bir arkadaşım kendisi.
Ama 4 yıldır bir tülü iş bulamadı. İlk günler biraz daha seçici davrandı, doğru; ama son 2 yıldır ben biliyorum ki kendi tecrübe ve bilgi birikiminin çok altında kalan işler için bile görüşmelere gitti, elinden geleni yaptı. Ancak bir tülü olmuyor işte.
Haline çok üzülüyorum, çünkü donanımlı birisi olarak, hayatının en verimli yıllarını evde geçiriyor :( 4 yıl evde oturmak için çok uzun bir süre. Bir süre evden çalıştı, az da olsa para kazanıp ev bütçesine katkıda bulundu, ama bu durum hem çok uzun sürmedi hem de iş tatmini açısından yeterli değildi. Süre uzadıkça psikolojisi de iyiye gitmiyor tabi ki. Hafif depresif bir hal hüküm sürüyor kendisi üzerinde, genel olarak karar verme yetisini, yargılarını hatta hayata bakış açısını etkileyebilen bir depresiflik :(
1 ay kadar önce beni arayıp, "23 Nisan'da adaya gitmek istiyorum, Aya Yorgi'ye çıkıp dilek dilemek istiyorum; artık başka umudum kalmadı, adaklara dileklere sardım" dedi.
Şimdi bu arkadaşa ne desem boş. Pozitif düşünce gücüne, yürekten geçen tertemiz bir düşüncenin gerçekleşmesi için evrendeki tüm güçlerin bir araya geleceğine inanıyorum; ama adaklar, dilek tutmalar vs benim harcım değil pek :) Hani böyle şeyleri küçük gören, dalga geçen birisi değilimdir; ama yapan birisi de pek değilimdir.
Bu arkadaşımın durumu malum, umudunu kesmiş; kendi kendime umutsuz zamanlar umutsuz çözümler gerektirebilir dedim ve kabul ettim.
Gel gör ki, geçtiğimiz hafta kendisi fazla spordan dolayı, yatağa mahkum oldu ve kendisinin yerine gidip dilek dilemek, adak adamak bana kalmış oldu :)
Bu yüzden de hala bunu yaptığıma inanamıyorum, ama yaptım. Hac günü Aya Yorgi'ye çıktım, ki hacca gelenden çok daha fazla adak adamaya, dilek dilemeye gelen vardı :) İnanılmaz bir kalabalık, izdiham, sözde erken gittik, sabah ilk vapurla :)
Yollarda makara açanlar mı dersiniz, dilek için etrafta satılan bir sürü küçük objelerden satın alanlar, bedava incil dağıtanlar, mum satanlar vs vs.
gerçekten çok ilginç, çok renkli görüntüler vardı.
Tabi izdiham olan yerden eksik olmayan, kavgalar, ayılıp bayılmalar günün kötü, negatif hatırlanan kısımlarıydı.
Nihayetinde, toplam 5 küsur saatlik yürüme (gidiş-dönüş, yanıltıcı olmasın), uzun kuyruklarda bekleme, izdiham ve kalabalıkta fenalık geçirme sonucu, mumumuzu yakıp, dileğimizi diledik.
E oralara kadar gitmişken, kendim için de diledim :D
Kesme şekerle yapılan ev, araba, kalp resimleri, mum yanığından yapış yapış olmuş duvara şeker yapıştıranlar, kendini hıdırellezde zannedip, ev ya da araba resimleri çizip ağaçlara asanlar :)
Hepsi vardı; kimisi KPSS'den iyi sonuç alıp atanmayı dilemişti, kimisi atanması gereken adresi bile vermişti:)
Birisine çok güldüm : "Cüneyt ölsün, 5N 1 K'yı ben sunayım" :)
Bu nasıl bir ruh halidir, nasıl böyle birşey yazılır, hiç bilemiyorum gerçekten, ama çok güldüm :):)
Aşağıya , iskeleye dönüp, deniz mahsullerimizi ve güzel külahta dondurmamızı da yiyerek başka bir izdiham mekanı olan vapurla evimize geri döndük.
Bu da böyle değişik bir 23 Nisan hatırası olmuş oldu :)
Aslında her şey şöyle başladı:
Eskiden beraber çalıştığım bir arkadaşım, uzunca bir süredir işsiz. Uzunca deyip geçmeyelim, süreyi de netleştirelim, 4 yıldan fazla oldu.
Ülkemizin güzide üniversitelerinden birisini bitirmiş, iyi derecede yabancı dili olan ve yıllarca da sektörün güzide firmalarında çalışmış, donanımlı bir arkadaşım kendisi.
Ama 4 yıldır bir tülü iş bulamadı. İlk günler biraz daha seçici davrandı, doğru; ama son 2 yıldır ben biliyorum ki kendi tecrübe ve bilgi birikiminin çok altında kalan işler için bile görüşmelere gitti, elinden geleni yaptı. Ancak bir tülü olmuyor işte.
Haline çok üzülüyorum, çünkü donanımlı birisi olarak, hayatının en verimli yıllarını evde geçiriyor :( 4 yıl evde oturmak için çok uzun bir süre. Bir süre evden çalıştı, az da olsa para kazanıp ev bütçesine katkıda bulundu, ama bu durum hem çok uzun sürmedi hem de iş tatmini açısından yeterli değildi. Süre uzadıkça psikolojisi de iyiye gitmiyor tabi ki. Hafif depresif bir hal hüküm sürüyor kendisi üzerinde, genel olarak karar verme yetisini, yargılarını hatta hayata bakış açısını etkileyebilen bir depresiflik :(
1 ay kadar önce beni arayıp, "23 Nisan'da adaya gitmek istiyorum, Aya Yorgi'ye çıkıp dilek dilemek istiyorum; artık başka umudum kalmadı, adaklara dileklere sardım" dedi.
Şimdi bu arkadaşa ne desem boş. Pozitif düşünce gücüne, yürekten geçen tertemiz bir düşüncenin gerçekleşmesi için evrendeki tüm güçlerin bir araya geleceğine inanıyorum; ama adaklar, dilek tutmalar vs benim harcım değil pek :) Hani böyle şeyleri küçük gören, dalga geçen birisi değilimdir; ama yapan birisi de pek değilimdir.
Bu arkadaşımın durumu malum, umudunu kesmiş; kendi kendime umutsuz zamanlar umutsuz çözümler gerektirebilir dedim ve kabul ettim.
Gel gör ki, geçtiğimiz hafta kendisi fazla spordan dolayı, yatağa mahkum oldu ve kendisinin yerine gidip dilek dilemek, adak adamak bana kalmış oldu :)
Bu yüzden de hala bunu yaptığıma inanamıyorum, ama yaptım. Hac günü Aya Yorgi'ye çıktım, ki hacca gelenden çok daha fazla adak adamaya, dilek dilemeye gelen vardı :) İnanılmaz bir kalabalık, izdiham, sözde erken gittik, sabah ilk vapurla :)
Yollarda makara açanlar mı dersiniz, dilek için etrafta satılan bir sürü küçük objelerden satın alanlar, bedava incil dağıtanlar, mum satanlar vs vs.
gerçekten çok ilginç, çok renkli görüntüler vardı.
Tabi izdiham olan yerden eksik olmayan, kavgalar, ayılıp bayılmalar günün kötü, negatif hatırlanan kısımlarıydı.
Nihayetinde, toplam 5 küsur saatlik yürüme (gidiş-dönüş, yanıltıcı olmasın), uzun kuyruklarda bekleme, izdiham ve kalabalıkta fenalık geçirme sonucu, mumumuzu yakıp, dileğimizi diledik.
E oralara kadar gitmişken, kendim için de diledim :D
Kesme şekerle yapılan ev, araba, kalp resimleri, mum yanığından yapış yapış olmuş duvara şeker yapıştıranlar, kendini hıdırellezde zannedip, ev ya da araba resimleri çizip ağaçlara asanlar :)
Hepsi vardı; kimisi KPSS'den iyi sonuç alıp atanmayı dilemişti, kimisi atanması gereken adresi bile vermişti:)
Birisine çok güldüm : "Cüneyt ölsün, 5N 1 K'yı ben sunayım" :)
Bu nasıl bir ruh halidir, nasıl böyle birşey yazılır, hiç bilemiyorum gerçekten, ama çok güldüm :):)
Aşağıya , iskeleye dönüp, deniz mahsullerimizi ve güzel külahta dondurmamızı da yiyerek başka bir izdiham mekanı olan vapurla evimize geri döndük.
Bu da böyle değişik bir 23 Nisan hatırası olmuş oldu :)
| Ada'dan renkli kareler -1 |
| Ada'dan renkli kareler -2 |
| Ada'dan renkli kareler -3 |
20 Nisan 2012 Cuma
Kahvaltı - Moda Teras
Geçtiğimiz hafta, pazar günü, Moda Teras'ta brunch'a gitmiştik; ancak vakit bulup yazamadım.
Kısmet bu haftayaymış :)
Moda Teras'ta brunch saat 10:30'da başlıyor. Ben ve erken uyanan arkadaşlarımız için biraz geç bir saat; kurt gibi acıkmış olarak mekana vardık. Durum böyle olunca, brunch dediğinizde uzun uzun oturulur, yavaş yavaş her şeyden yenir vs ama, biz yiyeceklere saldırdık ve saat 11:00 gibi tamamen doymuştuk :D:D
Gelelim yiyeceklere ve diğer detaylara :
yemek büfesi çok büyük, insanın gözünü korkutuyor resmen. Ama tabağı elinize alıp ne alsam diye baktığınızda, biraz hayal kırıklığı olmuyor değil .
Soğuk büfesinin bir kısmı, elde kalan yiyecekleri eritmek/azaltmak için yemekhanede yapılan karışık salatalara benziyordu. Zaten çok fazla bir şey almadım, sadece füme somon güzeldi, onu söyleyebilirim.
Zeytin çeşidi çok fazla olmamakla birlikte lezzetli sayılır; peynir reçellerde de çeşit çok fazla sayılmazdı; lezzet açısından da ortalamaydılar.
Sıcak büfesi de aynı şekilde; börek ve yumurta çeşitleri vardı.
Genel olarak baktığımda, aç kaldım diyemem; oldukça doyarak sofradan kalktım; ancak klasik bir bol çeşit, ortalama kalite ve lezzet açık büfesiydi.
Filtre kahve diye granül kahveden yapmış oldukları bir kazan kahve koymuşlar, tadı çok kötüydü. Benim gibi çay içemeyen birisi için felaket bir durum. Mangerie'deki pahalı kahveleri bile aradım .
Ayrıca, Türk kahvesi ve taze sıkılmış meyve suları da paralıydı; ki 46 TL ödediğim bir açık büfe için akıl alır gibi değil bence. Lezzet konusunda kalbinizi fethetmeyen; ancak güzel bir manzara karşısında karnınızı güzelce doyurduğunuz, herşeyden bol bol bulunan bir kahvaltıysa istediğiniz, burası güzel bir yer.
Aynı klasman ve fiyat aralığındaki Lacivert'in lezzet ve özellikle yöresel yiyecekler anlamında birkça adım önde olduğunu ve her zaman birinci tercihim olacağını söyleyebilirim; ancak ulaşım sorunu da ayrı bir kriter olduğundan, şehre yakınlığı açısından Moda Teras'ı da tercih edenler olabilir.
Bu arada güzel bir fotoğraf koymak istedim; ama kahvaltı ettiğimiz kısım açısından gerçeği yansıtan bir fotoğraf bulamadım ne yazık ki :( Tüm moda Teras fotoğrafları düğün için ayrılan akşamlardan ya da kısımlardan olduğundan, en azından gerçeği yansıtmayan bir fotoğraf koymak istemedim. Hiçbirisi benim kahvaltı ettiğim yere benzemiyor çünkü :P
Kısmet bu haftayaymış :)
Moda Teras'ta brunch saat 10:30'da başlıyor. Ben ve erken uyanan arkadaşlarımız için biraz geç bir saat; kurt gibi acıkmış olarak mekana vardık. Durum böyle olunca, brunch dediğinizde uzun uzun oturulur, yavaş yavaş her şeyden yenir vs ama, biz yiyeceklere saldırdık ve saat 11:00 gibi tamamen doymuştuk :D:D
Gelelim yiyeceklere ve diğer detaylara :
yemek büfesi çok büyük, insanın gözünü korkutuyor resmen. Ama tabağı elinize alıp ne alsam diye baktığınızda, biraz hayal kırıklığı olmuyor değil .
Soğuk büfesinin bir kısmı, elde kalan yiyecekleri eritmek/azaltmak için yemekhanede yapılan karışık salatalara benziyordu. Zaten çok fazla bir şey almadım, sadece füme somon güzeldi, onu söyleyebilirim.
Zeytin çeşidi çok fazla olmamakla birlikte lezzetli sayılır; peynir reçellerde de çeşit çok fazla sayılmazdı; lezzet açısından da ortalamaydılar.
Sıcak büfesi de aynı şekilde; börek ve yumurta çeşitleri vardı.
Genel olarak baktığımda, aç kaldım diyemem; oldukça doyarak sofradan kalktım; ancak klasik bir bol çeşit, ortalama kalite ve lezzet açık büfesiydi.
Filtre kahve diye granül kahveden yapmış oldukları bir kazan kahve koymuşlar, tadı çok kötüydü. Benim gibi çay içemeyen birisi için felaket bir durum. Mangerie'deki pahalı kahveleri bile aradım .
Ayrıca, Türk kahvesi ve taze sıkılmış meyve suları da paralıydı; ki 46 TL ödediğim bir açık büfe için akıl alır gibi değil bence. Lezzet konusunda kalbinizi fethetmeyen; ancak güzel bir manzara karşısında karnınızı güzelce doyurduğunuz, herşeyden bol bol bulunan bir kahvaltıysa istediğiniz, burası güzel bir yer.
Aynı klasman ve fiyat aralığındaki Lacivert'in lezzet ve özellikle yöresel yiyecekler anlamında birkça adım önde olduğunu ve her zaman birinci tercihim olacağını söyleyebilirim; ancak ulaşım sorunu da ayrı bir kriter olduğundan, şehre yakınlığı açısından Moda Teras'ı da tercih edenler olabilir.
Bu arada güzel bir fotoğraf koymak istedim; ama kahvaltı ettiğimiz kısım açısından gerçeği yansıtan bir fotoğraf bulamadım ne yazık ki :( Tüm moda Teras fotoğrafları düğün için ayrılan akşamlardan ya da kısımlardan olduğundan, en azından gerçeği yansıtmayan bir fotoğraf koymak istemedim. Hiçbirisi benim kahvaltı ettiğim yere benzemiyor çünkü :P
16 Nisan 2012 Pazartesi
Kahvaltı - Mangerie
Haftasonunda, BMW- Borusan otomotiv'in sponsorluğunda gerçekleşen yelken yarışını izlemek üzere Bebek'teydik.
Biraz erken gidip, Mangerie'de kahvaltı edelim dedik. Çengelköy'den şehir hatları vapuruyla 10 dakikada Bebek'teydik. Gerçekten başarılı bir hat, herkese tavsiye ederim. Özellikle Anadolu yakasından o yöne gidecek olan ve hem köprü hem Beşiktaş hem de sahilde ayrı ayrı bir sürü trafiğe takılmak istemeyenler için çok başarılı bir seçim olabilir.
Hava sabahtan çok güzeldi. Balkonda yer bulmayı başardık ve 2 kişi için, bir kahvaltı tabağı ile bir de sucuklu yumurta söyledik.
Kahvaltı tabağındaki herşey çok başarılı, domateslerinden tutun da peynir seçimine kadar. Gerçekten kaliteli malzemelerle lezzetli bir kahvaltı ediyorsunuz. Ceviz reçeli, mevsim meyveleri, peynir tabağı v.b. ne varsa çok lezzetliydi. Tabağın fiyatı nispeten makul, çünkü 3 kişi de gitseniz yeterli olabilir. Elbette yanına yumurta/omlet v.b. desteklerle.
Yumurta da, genelde şimdiye kadar gittiğim yerlerde olmayan bir başarıyla servis edildi :) Ben yumurtamı iyi pişmiş severim ve nedendir bilemediğim bi şekilde herkesin yumurtasını neredeyse çiğ, sahanda ocağa şöyle bir konulup alınmış şekilde yenildiği şu güzide ülkemde, iyi pişmiş yumurta yemekte zorlanıyorum :)
Yumurtayı iyi pişmiş sipariş edip, 2 kere geri gönderip yine de çiğ yumurta yemek zorunda bırakıldığım, yani aslında aç kaldığım yerler de oldu :)
Bu sefer, elbette yine az pişmiş bir sucuklu yumurta geldi, ama iyi pişmesi gerektiğini unuttukları içindi :9 yoğunluklarına verdim, yumurta da iyice pişip tekrar geldi, tüm sorunlar çözüldü :)
Kötü tek kısmı var, her içecek için biraz fahiş fiyatlar ödemeniz gerekiyor.
Çay 5TL, filtre kahve 7,5.. Doğal olarak sonuçta, yiyecek fiyatları makul iken, toplam kahvaltı hesabınız biraz tuzlu geliyor.
Manzarası, özenle seçilmiş taze ve kaliteli yiyecekleri ile uzun zamandır ettiğim en iyi kahvaltılardan biriydi, en pahalısı da değildi, daha pahalıları var, hatta bir tanesine de Pazar gittim, onu da birazdan anlatacağım ;)
Sadece kahvaltıya en azından birer içecek dahil etmelerini tavsiye etmeden geçemeyeceğim. malum burası Türkiye, insanlar 3-5 bardak çayı kahvaltıda içebiliyorlar :)
http://www.mangeriebebek.com/
Mangerie'den sonra, saat 12:00 civarında Bebek parkı'na geçtik. Yelkenlilerin çıkış anı gerçekten çok güzeldi. Bir sürü fotoğraf çektim, klasik olduğu üzere evde unuttum, içlerinden seçip daha sonra güzel olanlarından sayfaya ekleyeceğim.
Etkinlik de , her ne kadar, yağmur dolayısıyla yarıda kesilse de çok güzeldi. Özellikle çocuklar için o kadar güzel bölümler vardı ki; kilden çömlek yapmalar, ebru tankları, resim yapabilecekleri devasa boyutlarda kağıtlar, rengarenk boyalar. Çocuk olasım geldi :)
Bir arkadaşım yelken yarışlara katılıyordu, öyle olmasa ne yarıştan, ne bu etkinlikten haberim olmayacaktı.
Bazen İstanbul'da yaşayıp, ev-iş- avm üçgeninde sıkışıp kalmaktan çok rahatsız olsak da, bunu değiştirmek için bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor. Bu da hafta sonundan çıkardığım asıl dersti aslında :)
İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden birisi, aslında her köşesi ayrı bir güzellik ayrı bir heyecan. Bundan en iyi şekilde faydalanabilmek için daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor.
Biraz erken gidip, Mangerie'de kahvaltı edelim dedik. Çengelköy'den şehir hatları vapuruyla 10 dakikada Bebek'teydik. Gerçekten başarılı bir hat, herkese tavsiye ederim. Özellikle Anadolu yakasından o yöne gidecek olan ve hem köprü hem Beşiktaş hem de sahilde ayrı ayrı bir sürü trafiğe takılmak istemeyenler için çok başarılı bir seçim olabilir.
Hava sabahtan çok güzeldi. Balkonda yer bulmayı başardık ve 2 kişi için, bir kahvaltı tabağı ile bir de sucuklu yumurta söyledik.
Kahvaltı tabağındaki herşey çok başarılı, domateslerinden tutun da peynir seçimine kadar. Gerçekten kaliteli malzemelerle lezzetli bir kahvaltı ediyorsunuz. Ceviz reçeli, mevsim meyveleri, peynir tabağı v.b. ne varsa çok lezzetliydi. Tabağın fiyatı nispeten makul, çünkü 3 kişi de gitseniz yeterli olabilir. Elbette yanına yumurta/omlet v.b. desteklerle.
Yumurta da, genelde şimdiye kadar gittiğim yerlerde olmayan bir başarıyla servis edildi :) Ben yumurtamı iyi pişmiş severim ve nedendir bilemediğim bi şekilde herkesin yumurtasını neredeyse çiğ, sahanda ocağa şöyle bir konulup alınmış şekilde yenildiği şu güzide ülkemde, iyi pişmiş yumurta yemekte zorlanıyorum :)
Yumurtayı iyi pişmiş sipariş edip, 2 kere geri gönderip yine de çiğ yumurta yemek zorunda bırakıldığım, yani aslında aç kaldığım yerler de oldu :)
Bu sefer, elbette yine az pişmiş bir sucuklu yumurta geldi, ama iyi pişmesi gerektiğini unuttukları içindi :9 yoğunluklarına verdim, yumurta da iyice pişip tekrar geldi, tüm sorunlar çözüldü :)
Kötü tek kısmı var, her içecek için biraz fahiş fiyatlar ödemeniz gerekiyor.
Çay 5TL, filtre kahve 7,5.. Doğal olarak sonuçta, yiyecek fiyatları makul iken, toplam kahvaltı hesabınız biraz tuzlu geliyor.
Manzarası, özenle seçilmiş taze ve kaliteli yiyecekleri ile uzun zamandır ettiğim en iyi kahvaltılardan biriydi, en pahalısı da değildi, daha pahalıları var, hatta bir tanesine de Pazar gittim, onu da birazdan anlatacağım ;)
Sadece kahvaltıya en azından birer içecek dahil etmelerini tavsiye etmeden geçemeyeceğim. malum burası Türkiye, insanlar 3-5 bardak çayı kahvaltıda içebiliyorlar :)
http://www.mangeriebebek.com/
Mangerie'den sonra, saat 12:00 civarında Bebek parkı'na geçtik. Yelkenlilerin çıkış anı gerçekten çok güzeldi. Bir sürü fotoğraf çektim, klasik olduğu üzere evde unuttum, içlerinden seçip daha sonra güzel olanlarından sayfaya ekleyeceğim.
Etkinlik de , her ne kadar, yağmur dolayısıyla yarıda kesilse de çok güzeldi. Özellikle çocuklar için o kadar güzel bölümler vardı ki; kilden çömlek yapmalar, ebru tankları, resim yapabilecekleri devasa boyutlarda kağıtlar, rengarenk boyalar. Çocuk olasım geldi :)
Bir arkadaşım yelken yarışlara katılıyordu, öyle olmasa ne yarıştan, ne bu etkinlikten haberim olmayacaktı.
Bazen İstanbul'da yaşayıp, ev-iş- avm üçgeninde sıkışıp kalmaktan çok rahatsız olsak da, bunu değiştirmek için bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor. Bu da hafta sonundan çıkardığım asıl dersti aslında :)
İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden birisi, aslında her köşesi ayrı bir güzellik ayrı bir heyecan. Bundan en iyi şekilde faydalanabilmek için daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor.
14 Mart 2012 Çarşamba
İstanbul Modern- Restaurant
![]() |
| İstanbul Modern'in resmi internet sayfasından alınmıştır. |
İstanbul'da böyle bir yer olup da, bilmediğime gerçekten hem şaşırdım, hem üzüldüm.
Muhteşem bir deniz manzarası ve neredeyse, bırakın masayı, tek bir boş sandalye bulmanın bile çok zor olduğu bir yoğunluğa rağmen, güzel ve özenli servisleriyle, restaurantı çok başarılı buldum.
Menü oldukça geniş, İtalyan yanı ağır basan (pizza, makarna v.b.), ancak ev yapımı mantı ya da pideli köfte gibi yerel lezzetlere de göz kırpan bir menüleri var.
Güzel şarapları var, ama deneyemedim, saat bunun için biraz erkendi :)
Şu anda hayalim, hafif serin bir yaz/bahar gecesinde, önceden rezervasyonumu yaptırıp, balkon/terastaki masalardan birine kurularak, kırmızı şarabımı yudumlamak şeklinde.
Yemeklerin zaten başarılı olacağına inanıyorum, ama o manzarada hem yemek, hem şarap, hem de sevdiğin insanlarla güzel bir sohbet, eşsiz olacaktır diye düşünüyorum.
Fiyatlar ortalamanın biraz üzerinde, bu tarih itibariyle, ortalama bir yemek (alkolsüz olarak) 30-40 TL civarında tutacaktır, şarap, tatlı, kave v.b. eklere giderseniz tahmin edileceği üzere aynı oranda hatta şarabın çeşidine bağlı olarak biraz daha fazla artabilir.
Ancak önce Van Gogh Alive ile, gözlerime,kulaklarıma, beynime ve ruhuma, ardından da İstanbul Modern'in restaurantında mideme ve tat alma duyuma bir ziyafet çektiğimi söyleyebilirim :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


