11 Ocak 2013 Cuma

Eğlenmek güzeldir

Uzun zamandır hayatımla ne yapmak istediğimi, hayattan neler beklediğimi, nasıl mutlu olacağımı düşünüyordum.
Bu düşüncelerin bir kısmını yazıya dökerek bu blogda da paylaştım.
Uzun zamandır kafamı kurcalayan bu sorulara henüz yanıt bulabilmiş değilim.
Ancak, ruh halim ve dünyaya/hayata bakış açımda da oldukça büyük değişiklikler var; sebebini hiç bilemiyorum; özel bir durum yok çünkü.
Ama, daha önceki depresif ya da zaman zaman iç karartıcı olabilen yazılarımı düşününce, ruh halimdeki bu olumlu değişimleri de bir yazıyla paylaşmak istedim :)

Bir nevi, düşünmeyi bıraktım, mideme giren ağrıların da burada etkisi var alsında ne yazık ki...
Ne işle ne de özel hayatımla ilgili çok uzun uzadıya düşünmemeye çalışıyorum, daha az ve daha geç sinirlenmeye özen gösteriyorum.
Eski sessiz, mazbut hayatımı bir kenara bıraktım; geceleri dışarı çıkıyorum, eğleniyorum.
Kendimi serbest bıraktığımı, bunca yıldır kendime ördüğüm duvarlarımı kısmen de olsa yavaş yavaş yıkmaya başladığımı hissediyorum.
Hafta sonları iş yerinden ve dışarıdan bir ekiple birlikte dışarı çıkıyoruz, dans ediyoruz, eğleniyoruz.
Bu vakte kadar , kebapçıya gidip rakı muhabbeti dışında İstanbul'da çok fazla dışarı çıkmışlığım yoktu. Hatta son 2 ay içerisinde, ömrüm boyunca çıkmadığım kadar çıktım. Fark ettim ki, aslında özellikle sigara yasağı başladığından beri, insanın üstüne üstüne gelmeyen, güzel müzikler çalan, kalabalığın korkunç ve insanı klostrofobiye sürükleyecek kadar korkunç olmadığı mekanlar da varmış.
Mesela Tektekçi'ye bayıldım. Mekanın kapalı kısı çok küçük, ama içeride kapalı kalmaya zaten gerek yok. Beyoğlu'nda dar bir sokakta ve sokağın sağlı sollu kenar kısımlarını bir şeritle gelen misafirlere/müşterilere ayırmışlar. Sokak dar ve sobalar var; soğuk bir akşamda gitmemize rağmen hiç üşümedik. Müzikler güzeldi, açıkhavada olduğumuzdan daraltılar da gelmedi :) Shotlar zaten süper :) Değişik, tatlılı, ekşili, nasıl isterseniz,eğlenceli bir sürü shotlar var. Kalablık gitmek faydalı, büyük setler alınca daha da mantıklı hale geliyor.
Bir sonraki hafta Asmalı Mescit'te Loop adında yine shot yapan küçük bir mekan ile başladık. Shotların isimleri de kendileri de çok eğlenceliydi ve de Tektekçi'den daha fazla alkol ihtiva ettikleri kesin :) Shotlarımız alıp (jack sparrow en güzeliydi:)), Faces'a geçtik. 80'ler ve 90'lardan eğlenceli müzikler eşliğinde dans ettik; ama burası bir saatten sonra bana daral geçirtecek kadar kalabalık oluyor, haberiniz olsun :)
Geçen hafta ise, en beğendiğimiz mekana gittik; Kafepi Mürekkep - Nam-ı diğer Curcuna
Curcuna yazları açılıyor, mekanın açık kısmı; Mürekkep alt katta, kapalı kısım. mekan çok geniş, kocaman uzun uzun yemek masaları var. Kalabalık etkinlikler için de birebir, ancak mutlaka önceden rezervasyon yaptırmalı. Yemek fiyatları çok uygun, öyle Cadde'vari (Midpoint, Kitchenette vs ile) karşılaştırılmaz bile.
gece belli  bir satten sonra, sandalyeler kalkıyor, mekan club ortamına dönüyor. Müzikler fena değil, bir Faces olmasa da (müzik anlamında) eğlendim. Tek eksisi, çooooook sıcak olmasıydı; özellikle alkol ve dansla birleşince ortam tam anlamıyla bir hamam gibi oluyor:)
Allahım, benim gibi mazbut, gece hayatından uzak, Cumartesi'lerini evde film izleyerek ya da arkadaşlarının evinde sohbet muhabbet geçiren bir insan da, böyle bir yazı yazdı ya; ruh halimdeki değişimleri siz düşünün. 35 yaş etkisi midir nedir:):):)
kısaca şunu demek istiyorum; evet düzgün ya da doğru olmasını istediğim pek çok konu var; kendimle, işimle, ailemle, hayatımı etkileyen her konuyla ilgili.
Bazen ne istediğimi değil de, ne istemediğimi bildiğim için kızıyorum kendime...
Ama, hayat sadece bu değil, eğlenip biraz işleri oluruna bırakmak gerekiyor sanırım...
Ben de bu aralar böyleyim işte :)...


26 Aralık 2012 Çarşamba

Yılbaşı, yılsonu

Bir yıl daha bitiyor işte....
2012'yi de bitirdik, gelsin 2013.....

Her yılbaşı bir umut, bir başlangıç gibidir benim için, çok severim yılın bu dönemini; aynı zamanda düşüncelere de sevk eder beni.
Çünkü yeni başlangıçlarla birlikte, geçip giden zamanı, bitişleri, sonları da temsil eder.
Sormayın, çook karışık duygular demek yılbaşı dönemleri benim için :)...

Yeni bir yılı kutlamak; umutla, hevesle, heyecanla bakmak yeni yıla...
Diğer taraftan da, bir önceki yılbaşını, o zamanki umutlarımı, heveslerimi, heyecanlarımı hatırlayıp, ne kadarını tamamladığımı, ne kadar ilerleme kaydettiğimi düşünmek, hesaplamak...

Yazmakta bile zorlandım şimdi, geçen zamanı düşünmek kolay değil.
Bu hayatta yerine koyamayacağımız tek şey işte, geri gelmiyor bir kez geçince
Çok düşününce üzerinde , yaşadığın her "an"ı doğru yaşama zorunluluğu duyuyor insan...

Hayat böyle birşey işte, insan tek bir hakkının olduğu, ama "yaptım bitti, o an o seçimi yapmıştım, geçti gitti" demenize izin vermeyecek kadar çok "an"dan ve "yol ayrımı"ndan oluşuyor.

Hayat nasıl dolu dolu yaşanır, yaşadığınız hayat ne zaman, nasıl daha anlamlı olur, insan ne yaparsa geriye dönüp baktığında yaşanan "an"ları doğru, düzgün, dürüst ve anlamlı yaşadığını düşünür?

Bu kadar üzerinde düşünce, "an" be "an" inceleyince de, insan gerçek anlamda yaşayamıyor hayatı, bırakamıyor kendini...
Çok zor bu işin dengesi, yani hem "an"ı yaşayacaksın, tadına varacaksın, bir iz, bir etki bırakacak üzerinde; hem de doğru, düzgün yaşayacaksın o "an"ları ki, doğru tarafı seçeceksin ki yol ayrımlarında, yaşadığın hayat da senin hayatın olsun, rüzgarda savrulmak yerine
Bunu ben seçtim, bunu ben yaptım diyebilesin.

İşte yılbaşı demek, yeni yıl demek böyle şeyler düşündürüyor bana... fazla mı takıntılı, fazla mı detaylı, kim bilir?
Ama böyle güzel güzel üslenmiş, ışıklar içerisindeki, gelin gibi Beyoğlu, Niaşntaşı sokaklarını gördükçe, herkes yeni yıl dileklerini paylaştıkça, birbirine hediyelerini verdikçe, sevdiğim insanlara hediyelerini aldıkça, böyle içim bir sevinç, bir heyecan kaplıyor, unutuyorum hepsini; kendimi umutlar, hayaller, heyecanlar selinde buluveriyorum işte:)
Tekrar yazamazsam, ki yazamam muhtemelen :), herkesin yeni yılı, 2013 yılı, kutlu olsun, bu yıl herkese dilediklerini, umut ettiklerini, mutluluğu, sağlığı, huzuru getirsin ......
İyi yıllarrrrr ......


15 Kasım 2012 Perşembe

Tek başına seyahat - Porto 2

Bu anlatacağım aslında Porto'daki 3. günümdü. Tatil bitip iş telaşına düşünce, biraz gecikti yazım ne yazık ki.

*******

Porto'daki son günüm olacaktı, ertesi sabah erkenden Lizbon'a yola çıkıyordum. Gezip görmek istediğim çoğu yeri de tamamlamıştım, bu yüzden bu günü, tam da bu tatile çıkarken yapmayı düşündüğüm, acele etmeden, koşturmadan, herşeyin tadını çıkararak gezme günü ilan ettim :)
Hava da çok güzeldi, güneş başımın üzerinde muhteşem bir şekilde ışıldıyor ve içimi ısıtıyordu.
Güne Özgürlük Meydanı'nda dolaşarak ve fotoğraf çekerek başladım. Oradan, Mercado Bolhao - Bolhao Pazarı/Marketine giderek devam ettim. Pazar çok doğal ve güzeldi, çok hoşuma gitti. Pek fotoğraf çekemedim ama bir sürü hediyelik aldım. Gerçi fiyat olarak Ribiera ile pek fark olmadığını söyleyebilirim, en azından benim aldığım hediyeliklerde:)
Pazara kadar zaten yürümüştüm, pazardan sonraki kısmın da neredeyse tamamını yürüyerek gezdim.
Daracık, ama rengarenk, tam da Portekizli bir sürü ara sokaklardan yürüyerek Ribiera'ya kadar indim.  Hatta öyle sokaklardan geçtim ve o kadar uzun süre yürüdüm ki, Ribiera'ya geldiğime inanamadım bile:)
Ribiera'da, güneşin de baştan çıkarıcı etkisiyle (önceki 2 gün öyle üşümüştüm kii :)) mola verdim, meydanda bir kafede kahvemi içip, uzuuuun uzun oturdum. Etrafı izledim ve güneşin beni kemiklerime kadar ısıtmasına izin verdim.
Arkasından, Dom Luis Köprüsü'nden yürüyerek nehrin karşısına geçtim, Porto'nun fotoğraflarını çektim, oturup güzel bir yemek yedim ve Sandeman'da şarap tadımına katıldım. Villa Nova de Gaia şehrinin (aslında sadece nehrin karşısında ve yürüyerek geçiyorsunuz ama başka ir şehir işte :)) sokaklarında yürüdüm.
Porto'ya geri döndüm, Vinology denen Ribiera Meydanı'nın hemen arkasındaki tramvay durağına çok yakın bir şarap evinden şaraplarımı satın aldım ;)
Hostele götürmek biraz zor oldu, ama eve getirmek (4. kat, asansör yok :)) biraz daha zor oldu.
Olsun, Porto'da çok güzel, aslında biraz aylak ama çok keyifli bir gün geçirdim.
Akşam, Özgürlük Meydanı arkasındaki sokaklarda biraz dolandım, çok güzel restaurantlar ve kafeler var. Akşam vakit geçirmek için oldukça ideal, ayrıca da hstelim bu bölgeye çok yakındı.
Ertesi gün sabah Lizbon'a döndüm, dönerken trenimi kaçırdım (nasıl diye sormayın, n'olur), hiç ingilizce bilmeyen bir demiryolları görevilisi beni gişeye götürüp bir şekilde 30 euroluk bir sonraki trene beni 10 euro'ya bindirmeyi başardı. Nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Fakat , treni beklerken makineden yanlışıkla alıp içtiğim capuccinodan mıdır yoksa trenin anormal bir şekilde sallanmasından mı bilmiyorum (oysa hayatım boyunca ne araba, ne de deniz tuttu beni ) midem kötü oldu.
Lizbon'a inmez otelime gidip yattım. Hosteller çok uygun fiyata geldiği için Lizbon'daki son akşamımda kendime güzel bir otel ısmarlamaya karar vermiştim. Öyle 5 yıldız bir otel değil, butik, yerel ve rahat bir yer olsun istemiştim.
Zuza B&B'de kaldım. Sıcak bir banyo ve üzerine güzel bir dinlenme ile daha iyi oldum. Otel personeli çok cana yakın, çok yardımseverdi ve beni rahat ettirmek için ellerinden geleni yaptılar.
Akşam daha iyi hissedip,  oldukça yakın olan Barrio Alto bölgesine yürüdüm, güzel bir italyan restaurantında yemek yedim, dolaştım, biraz karanlık veI ssız görünmekle birlikte (Taksim ya da Kadıköy'e kıyasla) oldukça keyifli mekanlar bulunuyor.
Lizbon'daki akşamları geçirmek için çok uygun.
Ertesi gün,sabah kalkıp otelimde kahvaltımı ettim. Kahvaltı inanılmazdı. Bir haftadır mısır gevreği yediğimi düşününce, Portekiz mutfağından hamur işleri, değişik peynirler, omlet ve kahvaltıya özel taze meyvelerle hazırlanmış yoğurt ve waffle. Çok başarılıydı. Kahvaltı mekanı, otelin içerisindeki salon diye düşünebileceğimiz bir ortak kullanım alanında, büyük bir masadaydı ve otelde kalan  2 çift ile birlikte otelin sahibi de kahvaltıyı bizimle yaptı. Çok keyifli bir kahvaltı, güzel yemekler ve birisi California, diğer Berlin'den gelen 2 çiftle çok keyifli bir sohbet oldu.
Sonra Belem'e gidip, Nata alıp geri gldim, sokaklarda yürüyerek otele, oradan da havalanına gittim.
Portekiz seyahatim için Zuza çok keyifli bir final oldu, ama ne yalan söyleyeyim, kalbim Porto'da kaldı. Lizbon uzun bir tarihçeye sahip, kozmoolit, farklı kültürleri barındıran keyifli bir şehir. Ama Porto, ahh Porto. Daha küçük, daha samimi, daha az bozulmuş ve daha doğal. İnsana huzur veren, ayrıca çok da romantik bir şehir bence. Kesinlikl tekrar gitmek isterim.

******

Eveeet, Portekiz izlenimlerim bu şekilde. Umarım gitmek isteyenlere de güzel bir rehber olur.





6 Kasım 2012 Salı

Tek başına seyahat - Porto 1

Eveet efendim,  her ne kadar her akşam belirli bir vaktimi gezimin detaylarını sizlerle paylaşmaya ayırsam da, 1 gün geriden geliyorum ne yazık ki.
Porto'ya dün geldim, ancak bugün yazabiliyorum.
Ama, dün ve bugünü birleştirerek bu akşam arayı kapatmayı umuyorum. Çünkü dün günümün bir kısmı yolda geçtiğinden, anlatacak daha şeyim var :)
Ama bugün çok dolu dolu geçti.
******
Dün sabah kahvaltıdan sonra Santa Apolonia istasyonuna geçtim. Saat 10:30 gibiydi ve Porto'ya ilk tren 11:30'daydı.
Saat 15:00'e doğru trenimiz  Porto'ya vardı.
Trenden iner inmez ilk farkına vardığım şey buzzzz gibi hava oldu :)
Bir taksi bulup binene kadar resmen titredim.
Oysa Lizbon'da tişört ya da pamuklu sweatshirt denebilecek kalınlıkta kıyafetlerle dolaşıyorduk.
Porto'ya üstümde yanımdagetirdiğim en kalın montla indim  ve dondum.
Hostelime geldim, burayı da çok sevdim. Tattva Design Hostel. Lokasyon çok iyi, şehrin içerisindeki pek çok önemli lokasyona çok yakın. Ayrıca yepyeni ve çok ferah. Oasis'in kendine özgü bir samimyeti ve rahatlığı vardı. Burası daha hijyenik, daha temiz daha havadar; ama biraz da otel/yurt gibi.
Çalışanlardan da çok memnun kaldı bu arada, hepsi inanılmaz sıcakkanlı ve yardımseverler.
Hostele yerleşip, soluğu sokaklarda aldım.
Hostel Batalha denen semte/bölgeye çok yakın. Hemen buradan fünikülere binip, Ribiera'ya indim.
Bayıldım, gerçekten bayıldım. Lizbon, evet güzeldi. Bu vakte kadar gezip çok sevdiğim şehirler oldu; ama burası bambaşka. Küçük, samimi, sessiz, insanları çok sıcakkanlı ve yardımsever.
Dom Luis Köprüsü
Ribiera,  hemen nehir  kenarında, şehrin en eski ve otantik, orijinaline en yakın şekilde korunmuş bölgelerinden birisi. Büyükcene bir meydan gibi düşünülebilir. Fünikülerden daha inmeden, Dom Luis Köprüsü'nün inanılmaz güzellikteki manzarasıyla karşılaşıyorsunuz. Meydanda takı vs satan tezgahlar, cafe/restaurantlar, nehirde tur yapan tekneler ve buna benzer turistik mekanlarda bulunabilecek şeyler var.
Ama ortam öyle huzurlu, öyle kendisine has ki. Daha Ribiera'ya iner inmez, bir Porto yerlisiyle tanıştım. 60'lı yaşlarındaki Euclides, bana şehir hakkında bilgi verdi, nerelere gitmem neleri görmem gerektiğini anlattı.
Nehrin diğer tarafında şarap imalathaneleri var, onlara yarın gideceğim. Onlardan bahsetti, bir tanesini tavsiye etti, yarın gidip test edine yazarım :)
Yarım saatten fazla sohbet ettik, çok keyif aldım ve çok yardımcı oldu.
Sonra da oturup deniz mahsullerinden oluşan güzel bir yemek yedim.
Ribiera'da gün batımı
Hani bazen bazı anılar, bir koku, güzel bir müzik, bir plajda güneş ışığının teninizde bıraktığı sıcaklık gibi ufak detaylarla insanın hafızasına kazınır ya; Porto - Ribiera da benim için öyle oldu. Günbatımındaki muhteşem kızıllığın hemen arkasından, yemeğimin üstüne gelen Caffe Latte'mi avuçlarımın arasına aldığım anda parmaklarımdan tüm vücüduma yayılan sıcaklığı hiç unutamayacağım sanırım.
Bu arad, bu şehri çok romantik bulduğumu söylemeden de geçemeyeceğim. Gerçi tek başıma geziyorum ama, romantik bir gezi ya da aşk tazelemek isteyenler için çok uygun bence.

Bu sabah erkenden yola çıktım Ne yazık ki, güzel haftasonu (yani insanların da benim de çalışmadığımız günler) geride kalmıştı ve iş başlamıştı. Sabahın köründe bir dizi iş telefonundan sonra gezime başladım.
Se Catedrali'nin fotoğraflarını çekip, merdivenlerden yürüyerek tekrar Ribiera'ya indim. Ribiera'nın sonuna kadar yürüyüp, sağ taraftaki sokaklardan bir arkadaki ana caddeye çıktım ve oradan tramvaya binerek Okyanus kenarına kadar gittim. Okyanus ne büyük ve ürkütücü birşeymiş öyle :)







Castelo Queijo
Bir süre kocaman dalgaları izledkten sonra, bu sefer otobüsle Castelo Queijo'ya kadar gittim. Biraz fotoğraf, biraz yürüyüş derken, tekrar otobüse atlayıp Matosinhos'a gittim. Bu bahsettiğim yerler aslında aman görmezseniz olmaz yerler değil. Castelo Queijo'dan kocaman bir kale beklemeyin, Matosinhos'ta ise eski büyük bir market (çiçek pazarı bile var içinde) ve deniz mahsulleri ağırlıklı yemek yapan esnaf lokantası tipli restoranlar dışında pek birşey yok.  Ama gelmişken göreyim dedim :)



Casa de Musica

Casa de Musica
Arkasından tekrar otobüse atlayıp, Boa Vista bulvarına gittim. Bir noktada inip yürüyerek mimarisiyle dikkati çeken konser ve sanat merkezi Casa de Musica'ya kadar geldim. 2000'li yıllarda yapılmış olan bu binanın mimarisini de doku ve devamlılık açısından çok başarılı buldum.
Yürümeye devam :) Kirstal Sarayı'na geldim, aslında önemli olan bahçesi, sarayın içinde pek birşey yok. Bahçeyi gezdim, ama önemli bir uyarı. Bahçenin tek giriş çıkışı var, öyle Central Park ya da Maçka Parkı gibi, bir tarafından girip öbür tarafından çıkarım yanılgısına düşmemek lazım :)
Livraria Lello

Livraria Lello
Kaldığımız yerden yürümeye devam :) Geldik Livraria Lelloe'ya - Lello Kitapçısı. Kitapçı deyip geçmeyin, iç mimarisiyle Harry Potter kitaplarına ve filmlerine ilham kaynağı olmuş bu güzel kitapçıyı mutlaka görmelisiniz.
Buradan çıkıp Praça de Liberdade -Özgürlük Meydanı'na geçtim, ama diğer yerlerin yanında burası sönük kaldı :)
Çok yorucu, bol yürümeli, bol deniz mahsullü ve hayrettir ki az kahveli; ama çok keyifli  bir gün geçirdim.
Akşam yemeğini yine Ribiera'da yedim. Açtıkları şişe şarabımı da pek tabi ki bitiremeyip paket yaptırıp hostele getirdim :)
Yarın şarap imalathaneleri, tekne turu v.b. ile burada olacağım :)



4 Kasım 2012 Pazar

Tek başına seyahat - Lizbon 3

Dün çok yorgundum yazamadım. Bugün 2 günü birden aradan çıkartmayı düşünüyorum :)

*****
Avenidad Liberdade
Dün sabah kahvaltımı erkenden edip, yollara düştüm. Marques do Pombal denen, Lizbon şehrinin merkezindeki bir meydandan başlayarak Avenue Liberdade üzerinde yürümeye başladım. Sabahın körü olduğu için, sokaklar oldukça boştu ve henüz mağazalar bile açılmamıştı.
Çok çok uzun olmayan, yürüyerek gezmek için çok elverişli, her iki tarafında bolca ağaçlar bulunan güzel bir bulvar burası.
Genişçene bir Nişantaşı caddesi gibi düşünebilirsiniz, çünkü oradaki markaların pek çoğunun mağaasını gördüm :) (Gucci, Prada, Ermenegildo Zegna, vs.)
Sabah yağmur sonrası (hatta hala biraz atıştırıyordu) boş sokaklarda yürüyüp, fotoğraf çektim. Bulvarın sonunda Restauradores Meydanı'na çıkılıyor. Büyük bir meydan, restaurantlar, cafeler, mağazalar var.
Bu meyadana çok yakın bir kafede oturup kahvemi içip Nata tatlılarımı yedim. Pasteis de Belem'de yapılanların daha güzel olduğunu kesinlikle söyleyebilirim :) Bu arada ben otururken indiren sağanak yağmurdan hiç bahsetmiyorum bile.
Bu uzun bulvarın ve meydanın ardından, yollar daralıyor ve nehre doğru inen sokakları dik kesen başka pek çok sokak önünüze çıkıyor.
Sisler içerisindeki Sao Jorge Kalesi -
Santa Justa Asansöründen
Bu sokaklarda çok ilerlemeden önce, hemen sağda Lizbon Asansörü'nü (Elevador de Santa Justa) görebilirsiniz. Baixa denen daha alçakta bulunan bir bölgeyle Largo do Carma denen daha yukarıdaki başka bir bölgeyi birbirine bağlayan bir asansör bu. 1800'lü yılların sonunda yapılmış, görüntü olarak oldukça estetik olduğu gibi, yukarıdan şehir manzarası da oldukça hoş bence.
Oldukça sisli ve kapalı bu günde, çektiğim fotoğraflar da günün karakteristiğini yansıtır nitelikte oldu. Biraz karanlık, biraz gri, biraz kapalı ve sisli. İçim kararmadı desem de yalan olur tabi ama yine de güzel bir gündü.
Beni karşılayan Lizbon Kapısı'ndan geçerek nehir kenarına kadar geldim.
Dün yerine getirmem gereken pek çok ödevim vardı. Hiç oyalanmadan, hatta yakınında geçmesi gereken 28 numaralı tramvayı bile beklemeden, Kale'ye doğru yola çıktım. Mesafe haritadan bakınca çok kısa, ama Lizbon'un pek çok diğer kısmı gibi çok yokuş bir bölgede. Bir yokuşu çıktım ve hemen sağ tarafta girişinde asansörü de olan bir alışveriş merkezi/market v.b. vardı. Asansörü kullanarak kendinizi daha yukarıdaki bir sokağa atabiiyorsunuz, öncesinde ve sonrasında çıktğım yokuşlar bir yana, bu asansör beni tam 7 kat yüksekliğindeki bir yokuşu/merdiveni çıkmaktan kurtardı Yapandan Allah razı olsun diyoruz :)
Kale'den Lizbon'a bakış
Kale görülmesi gereken bir yer, oldukça iyi korunmuş bence. Şehri yukarıdan gören güzel noktalardan birisi ve surlarda yürümek, fotoğraf çekmek, sadece şehre bakmak bile keyifli. Hatta şanslıysanız, Kale'ye gittiğinizde, konser ya da gösteri sanatları performanslarına rastlayabilirsiniz.
Vaktim giderek azaldığından, bir taksiye atlayarak Sintra trenlerinin kalktığı Rossio istasyonunun yolunu tuttum. Taksi şoförü, çok az ingilizcesiyle bile çok tatlı ve sıcakkanlıydı,  5 dakikalık yolda bile sürekli benimle sohbet etmeye çalıştı :)
Yaklaşık 35 dakikalık bir tren yolculuğuyla Sintra'ya vardım. Burada tren istasyonundan biraz uzakta eski/tarihi Sintra şehri ve yakın çevresinde de pek çok saray var. Eğer böyle şeylerden keyif alıyorsanız,  yüksekte, sisler ve uzun uzun ağaçlı ormanlarla çevrelenmiş sarayların bir kısmı yürüyüş mesafesinde. Tabi yürüyüş dediysem, sağlamında 1:30 ya da 2:00 saatlik yürüyüş mesafesi, hem de oldukça yokuş.
Şehrin yakın çevresindeki sarayları görmek için aynı zamanda tren istasyonundan çıktığınızda hemen sağ taraftan kalkan otobüsler var. 5 euro vererek, farklı rotalara sahip bu otobüslerden birisine ya da birkaçına binebilirsiniz. Sarayları görüp şehre dönebilirsiniz. Ya da benim yaptığım gibi ring olan otobüslerden birine binip hepsini sadece dışarıdan izleyip şehre dönerek ( tren istasyonunun olduğu yere değil, tarihi şehre) güzel bir yemek yemeye de vakit ayırabilirsiniz :)
Ve evet deniz mahsulleri burada gerçekten taze ve güzel, yanına da güzel bir Porto şarabıyla tadına doyum olmuyor:)










Sintra'dan dönüşte bir tek görevim kalmıştı geriye, Oriente istasyonunun görmek. Oraya kadar gitmişken hemen yanındaki Vasco De Gama alışveriş merkezine de uğradım. Bünye alışmış bir kere, belirli sürelerde bir AVM şart :) ( şaka bir yana , oradan aldığım aparat sayesinde fotoğraflarımı buraya ekleyebildim :))
Pek çok ödevimi yerine getirdim ve de aslında Lizbon defterini, en azından bir süreliğine (2 gün sonra tekrar orada olacağım) kapatmış oldum :)



2 Kasım 2012 Cuma

Tek başına seyahat - Lizbon -2

Bu sefer tatile bilgisayar ile geldim ya, herşeyi hemen anında bildirmem lazım tabii :)
Ama, b meretin SD kart yuvası yok; dolayısıyla fotoğrafları hemen ekleyemiyorum.
Internnet fotoğraf bulup koymaktan da hoşlanmadığım için, fotoğraflar, mecbur yarını bekleyecek :)
*****
Güne erken bir kahvaltı ile başlayıp, biraz çalışıp biraz da dinlendikten sonra, güzel bir yürüyüş turu ile devam ettm.
Kaldığım hostelin Lizbon'un yürüyerek gezildiği rehberli bir turu vardı, ona katıldım.
Biraz hızlı gezdik, canım çıktı ama çok da memnun kaldım.
Yaklaşık 3,5 saat neredeyse hiç durmadan yürüdük; önemli lokasyonların büyük kısmını gezdiğimizi düşünüyorum.
Sebze, meyve, et ve balık pazarından, barlar sokağına, Arapların çoğunlukla yaşadığı etkilerinin hissedildiği Alfama bölgesinden, Lizbon asansörüne, pek çok yeri yürüyerek gezdik.
Hepsine bol bol vakit ayırma şansımız olmadı elbette; ancak genel anlamda şehrin önemli kısımlarını büyük oranda tamamlayıp, ilgimi çeken görmek istediğim yerlere de karar vermiş oldum.






Tur ekibmiz de işte budur :)

Arkasından şehrin biraz dışındaki Belem bölgesine gittim.
Belem Kulesini, Discover Monument adıyla geçen heykeli ve Jeronimo Manastırını gördüm, Pasteis de Belem'de pasteis de naturale yedim, ki bence oldukça güzeldi; hatta 2 tane yedim :) Fırında pişmiş bir çeşit milföy hamuru içerisinde muhallebiye benziyordu; lezzetli buldum. Ancak cafe latte için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki.
Mekanın önünde bir dünya sıra vardı; hemen vakit kaybetmeden sıraya girdim. Tüm yol boyunca tramvayda, oturup pastamı yiyip kahvemi içeceğim anın hayalini kurmuştum. Oysa gel gör ki, yanlış sıraya girmişim, paket servis ya da oracıkta tezgahın kenarında ayakta yeme sırasıymış benim girdiğim.
Elimde tatlılarım ve kahvem, uzunca bir süre masa arayıp bulamayıp, en sonunda ayakta yiyip içerek, arkasından anıt ve kuleye doğru hareket ettim. Allah'tanır ki anıttan kuleye doğru hareket ederken, yolda karşıma nehir manzaralı bir cafe çıktı, o arada yağmur da hızlanmıştı. Oturup dinlendim, ısındım, biraz da kurudum.
Ama sonuçta o kadar uzun süre yürüdüm ki, ayaklarımı yere basamıyorum, acıdan :(. Akşam hiçbir yere gidecek halim kalmadı, hostelde oturdum internette takılıyorum.
Yarın daha planlı olmayı umuyorum, gelişmelerden sizleri de haberdar ederim :)

Tek başına seyahat - Lizbon

İşten güçten öyle bunaldım ki, tabi bir de annemin rahatsızlığı derken; bütün yaz ne izin kullanabildim, ne doğru düzgün tatil yapabildim.
Sonunda, aylardır istediğim Portekiz seyahatimi yapmaya karar verdim. Tek başıma da olsa gidecektim,   zaten Portekiz'de yaşayan da bir arkadaşım vardı, tatilin bir kısmında da onu görecektim, böylece tamamı yalnız geçmeyecekti. Bu arada, işler güçlerdi, bayram tatiliydi, Schengen vizemin bitmesiydi derken takvim öyle sıkışık bir hale geldi ki, THY'nin sayfasında kendime uygun bilet ve tarih ararken bir anda gördüm... 
Tam orada gidip onu almam için beni bekliyordu, 1-8 Kasım 2012, vizem 9Kasım'da bitiyor ve gidiş dönüş 231 TL :D:D 
İnanabiliyor musunuz, ben de inanamadım ve hemen aldım tabi ki. 
Sonra farkına ortaya çıktı ki, 4 Kasım'da çok sevdiğim bir arkadaşımın düğünü var ve aylar öncesinden haber vermişti aslında; Portekiz'de yaşayan arkadaşım 5 yıldır ilk kez Türkiye'ye geliyor ve tam da benim Portekiz'de olacağım haftada :) Üstüne bir de son 1 yılın en büyük projesinin en önemli safhası bu haftaya denk geldi :)
Ama gitmeliydim, tek başıma da olsa, şartlar uygun olmasa da, gitmem gerekiyordu. 
Ve böylece kararlı bir şekilde tatilime çıktım; dün Lizbon'a indim. 
İtiraf etmeliyim, Lizbon ve güzel bir başlangıç yapamadık.
Nereden aklıma geldi bilmiyorum, çünkü taksiler ucuz ve havaalanı şehre yakın olmasına rağmen, ben metroya bindim. Dakka bir gol bir, ülkemin güzide metrobüslerinde başıma gelmeyen bir olay burada geldi. Portekizli bir sapığın tacizine uğradım, inanılır gibi değil. 
Daha tatilin ilk günü ve kalacağım hostele bile henüz varmamışım :( Çok can sıkıcı ama düşünecek vaktim bile olamadı; elimde valizim hostele yürürken, işten gelen telefonlarla dağıldım. 
Lizbon'daki ilk 1 saatimi hatta daha fazlasını ne yazık ki telefonda geçirdim. Problem, problem, problem...
İstifa etmek için bir sebep daha, değil mi? 
Üstelik kendisi için çalıştığım GSM şirketi, bana hemen çalışan limitinizi aştınız diye de bir mesaj bile gönderdi. 

Oasis Backpackers' Mansion
Ama tüm olumsuzlukları bir kenara bırakıp, bugün gezime başlamak istiyorum. Bu arada ilk hostel tecrübem, ama kaldığım yere bayıldım (Oasis Backpacers' Mansion). Çalışanlar çok sıcakkanlı, konuklar çok sevimli ve hoşsohbet. Geldiğimden beri daha hiç yalnız kalmadım. Bir sürü insanla tanıştım, Amerikalı, Japon, Avustralyalı ve Suudi :) Bir sürü insanla sohbet ettim. Herkese İstanbul'dan bahsettim ve onları İstanbul'a çağırdım :) 
Kötü giden şeylere rağmen moralimi bozmuyorum ve tatilimin iyi geçeceğine inanıyorum :) 
Siz de tatilimin iyi geçmesi için bana yardımcı olup, güzel dileklerde bulunur musunuz? 
Bu arada güzel Lizbon fotoğrafları çok yakında geliyor, edindiğim tecrübelerle birlikte......
****************
Yavaş yava fotoğrafları eklemeye başladım.