24 Nisan 2012 Salı

Aya Yorgi - 23 Nisan

Bu yazıyı yazdığıma ben de inanamıyorum :)
Aslında her şey şöyle başladı:
Eskiden beraber çalıştığım bir arkadaşım, uzunca bir süredir işsiz. Uzunca deyip geçmeyelim, süreyi de netleştirelim, 4 yıldan fazla oldu.
Ülkemizin güzide üniversitelerinden birisini bitirmiş, iyi derecede yabancı dili olan ve yıllarca da sektörün güzide firmalarında çalışmış, donanımlı bir arkadaşım kendisi.
Ama 4 yıldır bir tülü iş bulamadı. İlk günler biraz daha seçici davrandı, doğru; ama son 2 yıldır ben biliyorum ki kendi tecrübe ve bilgi birikiminin çok altında kalan işler için bile görüşmelere gitti, elinden geleni yaptı. Ancak bir tülü olmuyor işte.
Haline çok üzülüyorum, çünkü donanımlı birisi olarak, hayatının en verimli yıllarını evde geçiriyor :( 4 yıl evde oturmak için çok uzun bir süre. Bir süre evden çalıştı, az da olsa para kazanıp ev bütçesine katkıda bulundu, ama  bu durum hem çok uzun sürmedi hem de iş tatmini açısından yeterli değildi. Süre uzadıkça psikolojisi de iyiye gitmiyor tabi ki. Hafif depresif bir hal hüküm sürüyor kendisi üzerinde, genel olarak karar verme yetisini, yargılarını hatta hayata bakış açısını etkileyebilen bir depresiflik :(
1 ay kadar önce beni arayıp, "23 Nisan'da adaya gitmek istiyorum, Aya Yorgi'ye çıkıp dilek dilemek istiyorum; artık başka umudum kalmadı, adaklara dileklere sardım" dedi.
Şimdi bu arkadaşa ne desem boş. Pozitif düşünce gücüne, yürekten geçen tertemiz bir düşüncenin gerçekleşmesi için evrendeki  tüm güçlerin bir araya geleceğine inanıyorum; ama adaklar, dilek tutmalar vs benim harcım değil pek :) Hani böyle şeyleri küçük gören, dalga geçen birisi değilimdir; ama yapan birisi de pek değilimdir.
Bu arkadaşımın durumu malum, umudunu kesmiş; kendi kendime umutsuz zamanlar umutsuz çözümler gerektirebilir dedim ve kabul ettim.
Gel gör ki, geçtiğimiz hafta kendisi fazla spordan dolayı, yatağa mahkum oldu ve kendisinin yerine gidip dilek dilemek, adak adamak bana kalmış oldu :)
Bu yüzden de hala bunu yaptığıma inanamıyorum, ama yaptım. Hac günü Aya Yorgi'ye çıktım, ki hacca gelenden çok daha fazla adak adamaya, dilek dilemeye gelen vardı :) İnanılmaz bir kalabalık, izdiham, sözde erken gittik, sabah ilk vapurla :)
Yollarda makara açanlar mı dersiniz, dilek için etrafta satılan bir sürü küçük objelerden satın alanlar, bedava incil dağıtanlar, mum satanlar vs vs.
gerçekten çok ilginç, çok renkli görüntüler vardı.
Tabi izdiham olan yerden eksik olmayan, kavgalar, ayılıp bayılmalar günün kötü, negatif hatırlanan kısımlarıydı.
Nihayetinde, toplam 5 küsur saatlik yürüme (gidiş-dönüş, yanıltıcı olmasın), uzun kuyruklarda bekleme, izdiham ve kalabalıkta fenalık geçirme sonucu, mumumuzu yakıp, dileğimizi diledik.
E oralara kadar gitmişken, kendim için de diledim :D
Kesme şekerle yapılan ev, araba, kalp resimleri, mum yanığından yapış yapış olmuş duvara şeker yapıştıranlar, kendini hıdırellezde zannedip, ev ya da araba resimleri çizip ağaçlara asanlar :)








Hepsi vardı; kimisi KPSS'den iyi sonuç alıp atanmayı dilemişti, kimisi atanması gereken adresi bile vermişti:)
Birisine çok güldüm : "Cüneyt ölsün, 5N 1 K'yı ben sunayım" :)
Bu nasıl bir ruh halidir, nasıl böyle birşey yazılır, hiç bilemiyorum gerçekten, ama çok güldüm :):)
Aşağıya , iskeleye dönüp, deniz mahsullerimizi ve güzel külahta dondurmamızı da yiyerek başka bir izdiham mekanı olan vapurla evimize geri döndük.


Bu da böyle değişik bir 23 Nisan hatırası olmuş oldu :)
Ada'dan renkli kareler -1
Ada'dan renkli kareler -2


Ada'dan renkli kareler -3





20 Nisan 2012 Cuma

Kahvaltı - Moda Teras

Geçtiğimiz hafta, pazar günü, Moda Teras'ta brunch'a gitmiştik; ancak vakit bulup yazamadım.
Kısmet bu haftayaymış :)
Moda Teras'ta brunch saat 10:30'da başlıyor. Ben ve erken uyanan arkadaşlarımız için biraz geç bir saat; kurt gibi acıkmış olarak mekana vardık.  Durum böyle olunca, brunch dediğinizde uzun uzun oturulur, yavaş yavaş her şeyden yenir vs ama, biz yiyeceklere saldırdık ve saat 11:00 gibi tamamen doymuştuk :D:D
Gelelim yiyeceklere ve diğer detaylara :
yemek büfesi çok büyük, insanın gözünü korkutuyor resmen. Ama tabağı elinize alıp ne alsam diye baktığınızda, biraz hayal kırıklığı olmuyor değil .
Soğuk büfesinin bir kısmı, elde kalan yiyecekleri eritmek/azaltmak için yemekhanede yapılan karışık salatalara benziyordu. Zaten çok fazla bir şey almadım, sadece füme somon güzeldi, onu söyleyebilirim.
Zeytin çeşidi çok fazla olmamakla birlikte lezzetli sayılır; peynir reçellerde de çeşit çok fazla sayılmazdı; lezzet açısından da ortalamaydılar.
Sıcak büfesi de aynı şekilde; börek ve yumurta çeşitleri vardı.
Genel olarak baktığımda, aç kaldım diyemem; oldukça doyarak sofradan kalktım; ancak klasik bir bol çeşit, ortalama kalite ve lezzet açık büfesiydi.
Filtre kahve diye granül kahveden yapmış oldukları bir kazan kahve koymuşlar, tadı çok kötüydü. Benim gibi çay içemeyen birisi için felaket bir durum. Mangerie'deki pahalı kahveleri bile aradım .
Ayrıca, Türk kahvesi ve taze sıkılmış meyve suları da paralıydı; ki 46 TL ödediğim bir açık büfe için akıl alır gibi değil bence. Lezzet konusunda kalbinizi fethetmeyen; ancak güzel bir manzara karşısında karnınızı güzelce doyurduğunuz, herşeyden bol bol bulunan bir kahvaltıysa istediğiniz, burası güzel bir yer.
Aynı klasman ve fiyat aralığındaki Lacivert'in lezzet ve özellikle yöresel yiyecekler anlamında birkça adım önde olduğunu ve her zaman birinci tercihim olacağını söyleyebilirim; ancak ulaşım sorunu da ayrı bir kriter olduğundan, şehre yakınlığı açısından Moda Teras'ı da tercih edenler olabilir.
Bu arada güzel bir fotoğraf koymak istedim; ama kahvaltı ettiğimiz kısım açısından gerçeği yansıtan bir fotoğraf bulamadım ne yazık ki :( Tüm moda Teras fotoğrafları düğün için ayrılan akşamlardan ya da kısımlardan olduğundan, en azından gerçeği yansıtmayan bir fotoğraf koymak istemedim. Hiçbirisi benim kahvaltı ettiğim yere benzemiyor çünkü :P

16 Nisan 2012 Pazartesi

Kahvaltı - Mangerie

Haftasonunda, BMW- Borusan otomotiv'in sponsorluğunda gerçekleşen yelken yarışını izlemek üzere Bebek'teydik.
Biraz erken gidip, Mangerie'de kahvaltı edelim dedik. Çengelköy'den şehir hatları vapuruyla 10 dakikada Bebek'teydik. Gerçekten başarılı bir hat, herkese tavsiye ederim. Özellikle Anadolu yakasından o yöne gidecek olan ve hem köprü hem Beşiktaş hem de sahilde ayrı ayrı bir sürü trafiğe takılmak istemeyenler için çok başarılı bir seçim olabilir.
Hava sabahtan çok güzeldi. Balkonda yer bulmayı başardık ve 2 kişi için, bir kahvaltı tabağı ile bir de sucuklu yumurta söyledik.
Kahvaltı tabağındaki herşey çok başarılı, domateslerinden tutun da peynir seçimine kadar. Gerçekten kaliteli malzemelerle lezzetli bir  kahvaltı ediyorsunuz. Ceviz reçeli, mevsim meyveleri, peynir tabağı v.b. ne varsa çok lezzetliydi. Tabağın fiyatı nispeten makul, çünkü 3 kişi de gitseniz yeterli olabilir. Elbette yanına yumurta/omlet v.b. desteklerle.
Yumurta da, genelde şimdiye kadar gittiğim yerlerde olmayan bir başarıyla servis edildi :) Ben yumurtamı iyi pişmiş severim ve nedendir bilemediğim bi şekilde herkesin yumurtasını neredeyse çiğ, sahanda ocağa şöyle bir konulup alınmış şekilde yenildiği şu güzide ülkemde, iyi pişmiş yumurta yemekte zorlanıyorum :)
Yumurtayı iyi pişmiş sipariş edip, 2 kere geri gönderip yine de çiğ yumurta yemek zorunda bırakıldığım, yani aslında aç kaldığım yerler de oldu :)
Bu sefer, elbette yine az pişmiş bir sucuklu yumurta geldi, ama iyi pişmesi gerektiğini unuttukları içindi :9 yoğunluklarına verdim, yumurta da iyice pişip tekrar geldi, tüm sorunlar çözüldü :)
Kötü tek kısmı var, her içecek için biraz fahiş fiyatlar ödemeniz gerekiyor.
Çay 5TL, filtre kahve 7,5.. Doğal olarak sonuçta, yiyecek fiyatları makul iken, toplam kahvaltı hesabınız biraz tuzlu geliyor.
Manzarası, özenle seçilmiş taze ve kaliteli yiyecekleri ile uzun zamandır ettiğim en iyi kahvaltılardan biriydi, en pahalısı da değildi, daha pahalıları var, hatta bir tanesine de Pazar gittim, onu da birazdan anlatacağım ;)
Sadece kahvaltıya en azından birer içecek dahil etmelerini tavsiye etmeden geçemeyeceğim.  malum burası Türkiye, insanlar 3-5 bardak çayı kahvaltıda içebiliyorlar :)
http://www.mangeriebebek.com/
Mangerie'den sonra, saat 12:00 civarında Bebek parkı'na geçtik. Yelkenlilerin çıkış anı gerçekten çok güzeldi. Bir sürü fotoğraf çektim, klasik olduğu üzere evde unuttum, içlerinden seçip daha sonra güzel olanlarından sayfaya ekleyeceğim.
Etkinlik de , her ne kadar, yağmur dolayısıyla yarıda kesilse de çok güzeldi. Özellikle çocuklar için o kadar güzel bölümler vardı ki; kilden çömlek yapmalar, ebru tankları, resim yapabilecekleri devasa boyutlarda kağıtlar, rengarenk boyalar. Çocuk olasım geldi :)
Bir arkadaşım yelken yarışlara katılıyordu, öyle olmasa ne yarıştan, ne bu etkinlikten haberim olmayacaktı.
Bazen İstanbul'da yaşayıp, ev-iş- avm üçgeninde sıkışıp kalmaktan çok rahatsız olsak da, bunu değiştirmek için bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor. Bu da hafta sonundan çıkardığım asıl dersti aslında :)
İstanbul dünyanın en güzel kentlerinden birisi, aslında her köşesi ayrı bir güzellik ayrı bir heyecan. Bundan en iyi şekilde faydalanabilmek için daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor.

14 Mart 2012 Çarşamba

İstanbul Modern- Restaurant

İstanbul Modern'in resmi internet sayfasından alınmıştır. 
Van Gogh Alive'dan hemen sonra, yan taraftaki İstanbul Modern müzesi içerisindeki restauranta geçtik.
İstanbul'da böyle bir yer olup da, bilmediğime gerçekten hem şaşırdım, hem üzüldüm.
Muhteşem bir deniz manzarası ve neredeyse, bırakın masayı, tek bir boş sandalye bulmanın bile çok zor olduğu bir yoğunluğa rağmen, güzel ve özenli servisleriyle, restaurantı çok başarılı buldum.
Menü oldukça geniş, İtalyan yanı ağır basan (pizza, makarna v.b.), ancak ev yapımı mantı ya da pideli köfte gibi yerel lezzetlere de göz kırpan bir menüleri var.
Güzel şarapları var, ama deneyemedim, saat bunun için biraz erkendi :)
Şu anda hayalim, hafif serin bir yaz/bahar gecesinde, önceden rezervasyonumu yaptırıp, balkon/terastaki masalardan birine kurularak, kırmızı şarabımı yudumlamak şeklinde.
Yemeklerin zaten başarılı olacağına inanıyorum, ama o manzarada hem yemek, hem şarap, hem de sevdiğin insanlarla güzel bir sohbet, eşsiz olacaktır diye düşünüyorum.
Fiyatlar ortalamanın biraz üzerinde, bu tarih itibariyle, ortalama bir yemek (alkolsüz olarak) 30-40 TL civarında tutacaktır, şarap, tatlı, kave v.b. eklere giderseniz tahmin edileceği üzere aynı oranda hatta şarabın çeşidine bağlı olarak biraz daha fazla artabilir.
Ancak önce Van Gogh Alive ile, gözlerime,kulaklarıma, beynime ve ruhuma, ardından da İstanbul Modern'in restaurantında mideme ve tat alma duyuma bir ziyafet çektiğimi söyleyebilirim :)

Van Gogh Alive Experience




Bu yazımda, geçtiğimiz Pazar günü gittiğim Van Gogh Alive Experience'dan bahsetmek istiyorum
Pazar günü, 2 arkadaşımla birlikte, Antrepo'daydık.
Çok büyük ve yüksek tavanlı bir oda içerisinde, yüksek çözünürlüklü pek çok projeksiyon  cihazından, odanın duvarlarında ve tabanında bulunan ekranlara Van Gogh'un en çok bilinen resimleri, oldukça detaylı ve yakın plan yansıtılıyor; bu görsel şölen, muhteşem müzikler ve ressamın özelikle yıllar boyunca kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda yapılan alıntılarla birlikte, gerçekten bir sergi olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşüyor.
Resimler ya da çalışmalar, alıntılar kronolojik sıra takip ediyor ve bu şölen yaklaşık 1 saat sürüyor, ki ben aslında saate bakana kadar zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadım :)
Ressamdan yapılan alıntılar, dünyaya bakış açısı, sanatı ve giderek artan hastalığıyla ilgili ipuçları vermenin çok ötesine geçiyor, gerçekten muhteşem müzikler ve kocaman boyutta resimlerle sizi ressamın yaşamında bir gezintiye çıkartıyor.
Bu 1 saat içerisinde, Van Gogh'un; zaman zaman umut dolu, zaman zaman spritiüel, zaman zaman karmaşık ve dengesiz, zaman zaman da acılarla dolu dünyasında bir gezi yapıyorsunuz.
1,5 saatten fazla içeride kaldık, aslında daha da kalınabilir, tekrar da gidilebilir. Ressamın karmaşık ama yaratıcı doğasının sizi sarsan, kışkırtıcı etkisi hissediyorsunuz.
İçeriye girmeden önce, ressamın özellikle ünlü ve görsel şölen içerisinde kullanılmış olan resimlerine ve bu resimleri hayatının hangi dönemlerinde çizdiğine dair duvar panoları var; bunları okuyarak içeriye girmek de etkiyi arttıracaktır.
Bir sanatçının kafasının içerisinde dolaşıp çıkmış gibi hissettim kendimi; o sancılı yaratma süreci, yaşanan zorluklar, ressamın doğaya, Tanrı'ya, büyük bir yaratma gücüne olan inancı ile hayat nasıl tutunmaya çalıştığı, zaman zaman ne kadar karamsarlığa düştüğü, zaman zaman ne kadar umut ve hayat dolu olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Seçilen müzikler de, alıntılar da, resimler de, uzun ve detaylı bir uğraşının sonucu belli ki.
Ben bu deneyimi herkese tavsiye ediyorum, herkes üzerinde farklı  bir etki yaratacağına inanıyorum, ama kimse oradan etkilenmeden, herhangi bir şey hissetmeden çıkmayacaktır, inanıyorum :)

29 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvaltı-5.Kat

Merhabalar efenim, yine bir kahvaltı yazımızda hep birlikteyiz :)
Şimdi siz 5. Kat ile ilgili bir yazı bekliyorsunuz, biliyorum, o zaten birazdan gelecek; ancak ilk kısım ilginç.
Pazar günü, 2 hafta öncede büyük bir hevesle (yeri ve manzarası itibariyle heveslendiğimiz) kuponlarımızı alıp rezervasyonumuzu yaptırdığımız Garden 74'e kahvaltıya gittik.
Önce zaten ufak bir rezervasyon krizi yaşandı, 3 kupon kodu göndermişim, rezervasyon 2 kişilik. Diyorum, 3 tane kod gönderdim, ama sonra arayıp iptal ettiniz diyorlar.
Neyse, sinirlenmedim, girdik içeriye oturduk ama, ilk izlenim korkunç. Böyle güzel boğaz manzaralı, nezih bir mahalledeki mekandan içeriye adımınızı atıyorsunuz, biz geldik kantin.
Masalar yemekhane kıvamında yan yana uzun uzun tren gibi dizilmişler. 1 tane büyükçe masada, kesilmiş simit, poğaça, domates, salatalık, biraz peynir, biraz zeytin....
Bu mudur kahvaltı, manzara deseniz, 2 hafta önce rezervasyon yaptırmamıza rağmen, mutfak kapısının önünde bir yerlerde oturuyoruz :(
http://www.5kat.com/
Baktık olacak gibi değil, daha önce de gittiğimiz, Cihangir'deki 5. Kat'a gidelim dedik. Hemen aradık, rezervasyon yaptırdık ve atlayıp Taksim'e gittik.
Hava da güzeldi, Elektrik idaresinin oralarda bir kapalı otoparka arabamızı park edip, Taksim İlk Yardım'ın önünden Cihangir'e, 5. Kat'a yürüdük.
Ve gerçekten de pişman olmadık.
Manzara deseniz, manzara; yiyecekler çok güzel.
Çeşit çeşit börekler, krepler, omletler, değişik peynirler, zeytinyağlı sarma kalem gibiydi, üstelik yaprağı da incecik, ağızda eriyor.
Hatta tazecik pişi bile vardı, birazını beyaz peynir, birazını da bal reçelle yedik.
Herşeyin tadına bakamadım bile, fazla geldi.
Servis çok güzeldi, garsonlar çok ilgiliydiler. Hata pek çok kahvaltı veren mekanın aksine, granül kahve değil, filtre kahve vardı, ki çay içmeyen ben, bu duruma çok mutlu oldum, birkaç tane içmişimdir.
Mabeyin ya da Lacivert kadar pahalı değil, ayrıca havalar güzelleştiğinde, teras da açılıyor,  aynı kahvaltıyı, çok güzel bir manzara eşliğinde, açık havada yapabiliyorsunuz.
Artık bu kahvaltılara puan falan vermem gerekecek sanırım, ama genel anlamda yorumum, "daha önce de gittim, yine giderim de". :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Balkanlar'a devam- Karadağ-Montenegro-Herceg Novi

Dubrovnik
Bir türlü elim erip de yazamadım şu Balkanlar gezisinin
tamamını :)
Daha 2 ülke yazabildim ancak, oysa toplamda
6 buçuk ülke gezdik, buçuk diyorum, Arnavutluk'un
neredeyse içinden geçtik, saatler sürdü ama doğru
düzgün pek bir yerini gezemedik. Neyse, lafı dolandırmayalım ve gelelim Karadağ'a
Kotor
Dubrovnik'ten yola çıktık, yolun daha başında bu güzel şehri şöyle yukarılardan fotoğraflayıp Karadağ'a doğru  yolumuza devam ettik. Önce Kotor  adlı, Dubrovnik'e çok benzeyen ve neredeyse o kadar iyi korunmuş başka bir tarihi şehre geldik. Yine surlar arasında eski bir şehir, Dubrovnik kadar olmasa da temiz ve hem mimari hem yerleşim olarak çok benziyor; ama kesinlikle daha ucuz :)
şehri gezdik, o arada yağmura yakalandık, güzel bir deniz mahsullü pizza yedik, Budva'ya doğru yola devam ettik. Budva, Karadağ'ın Bodrum'uymuş :)
Güzel bir sahil kasabası, orada da "yine" ufak bir "eski şehir" var, orayı şöyle bir turlayıp, akşam hangi bara hangi kulübe gelsek diye keşfe çıktık :)
Benim gece hayatına pek merakım yoktur, ancak tatilde yeni tanıştığımız arkadaşlar bu işe pek meraklı ve yer bulma/seçme konusunda pek becerikli, pek şanslıydılar:)
Dubrovnik-Kotor-Budva arasında biryerler :)
Budva'dan Herceg Novi'nin biraz dışında ve biraz daha yazlık mekanlarına doğru bir konumda olan otelimize gittik. Zaten akşam oluyordu, gün batarken muhteşem bir denize girdik. Tüm yorgunluğumuzu aldı, ne de olsa inanılmaz sıcak bir havada günün büyük kısmını yürüyerek geçirmiştik.
Giyinip hazırlanıp yemeğimizi yiyip, yola koyulduk. Bu arada Budva-Herceg Novi arası yaklaşık 1 saat 30 dakika hatta biraz daha fazla. Büyük bir körfezin farklı taraflarındalar ve arada bizim Eskihisar-Darıca hattındakilere çok benzeyen bir feribota biniyorsunuz.
Becerikli tatil arkadaşlarımız, bizi Budva'ya götürüp, gecenin bir köründe geri getirecek taksiler ayarladılar ve yola çıktık.
Budva'da barlar/kulüpler caddesi gibi bir yer var. Vardığımızda henüz saat 23:00 sularında olduğundan çok hareketli değildi ama zamanla hareketlendi.
Bir mekan beğenip girdik, içkilerimizi söyledik, hatta orada tanıştığımız arkadaşlardan bir tanesinin doğum günüydü, onun için özel bir kokteyl ayarladık ve DJ'i kendisinin doğum gününü kutlamaya ikna ettik :)
Tophill
Daha sonra da şehrin dışında, adından anlaşılacağı üzere biraz tepelerde bulunan Tophill adlı bir yere gittik. (Bu arada bu mekan bulma/seçme konusunda tekrar kendilerine saygılarımı sunuyorum :) )
Önceleri çok boştu ama zamanla doldu ve bütün gece gerçekten çok eğlendik, dans ettik, deli gibi fotoğraf çektik; inanılmaz derecede güzel vakit geçirdik.
Gerçi geri dönüşte, doğum günü çocuğu olan genç yağız delikanlı arkadaşımız alkolü fazla kaçırıp, üstüne başına, bizi götürüp getiren taksinin içine vs kustu ve zaten saat 7'de yola çıkmamız gerekiyordu; nasıl sabah olduğunu bile anlamadan ve hiç uyumadan kendimizi yolda bulduk :)
Arnavutluk'ta çektiğim tek fotoğraf-Tiran :)
Uyumamak için çok doğru bir geceydi, çünkü Arnavutluk-Tiran üzerinden Makedonya-Struga-Ohrid kıyısına gidilecekti ve yolda toplamda 10-11 saat geçirecektik.
Tüm yol boyunca uyuduk:)
Sadece bu tura gideceklere belirtmek istediğim çok önemli bir konu var.
Yolda, Arnavutluk'a girdikten hemen sonra tesis/market/çay bahçesi benzeri bir yerde mola veriliyor.
Orada ev yapımı/markasız bir kahve likörü satılıyor. Koli koli alın. Ne kadar paranız varsa hepsini alın.
Alkolle çok başı hoş bir insan değilim, ama kahve likörünü severim.
Bildiğiniz yerli/yabancı hiçbir kahve likörüne benzemeyen, çok güzel, çok lezzetli bir likör. Keşke orada tadına baksaymışım da, birkaç tane daha alsaymışım.
Gezinin son akşamında, Üsküp'te açıp hep birlikte içtik. Tadına doyamadık, geri dönüp alasımız geldi:)
Geriye önemli bir durak, Makedonya kaldı. O da bir dahaki sefere