29 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvaltı-5.Kat

Merhabalar efenim, yine bir kahvaltı yazımızda hep birlikteyiz :)
Şimdi siz 5. Kat ile ilgili bir yazı bekliyorsunuz, biliyorum, o zaten birazdan gelecek; ancak ilk kısım ilginç.
Pazar günü, 2 hafta öncede büyük bir hevesle (yeri ve manzarası itibariyle heveslendiğimiz) kuponlarımızı alıp rezervasyonumuzu yaptırdığımız Garden 74'e kahvaltıya gittik.
Önce zaten ufak bir rezervasyon krizi yaşandı, 3 kupon kodu göndermişim, rezervasyon 2 kişilik. Diyorum, 3 tane kod gönderdim, ama sonra arayıp iptal ettiniz diyorlar.
Neyse, sinirlenmedim, girdik içeriye oturduk ama, ilk izlenim korkunç. Böyle güzel boğaz manzaralı, nezih bir mahalledeki mekandan içeriye adımınızı atıyorsunuz, biz geldik kantin.
Masalar yemekhane kıvamında yan yana uzun uzun tren gibi dizilmişler. 1 tane büyükçe masada, kesilmiş simit, poğaça, domates, salatalık, biraz peynir, biraz zeytin....
Bu mudur kahvaltı, manzara deseniz, 2 hafta önce rezervasyon yaptırmamıza rağmen, mutfak kapısının önünde bir yerlerde oturuyoruz :(
http://www.5kat.com/
Baktık olacak gibi değil, daha önce de gittiğimiz, Cihangir'deki 5. Kat'a gidelim dedik. Hemen aradık, rezervasyon yaptırdık ve atlayıp Taksim'e gittik.
Hava da güzeldi, Elektrik idaresinin oralarda bir kapalı otoparka arabamızı park edip, Taksim İlk Yardım'ın önünden Cihangir'e, 5. Kat'a yürüdük.
Ve gerçekten de pişman olmadık.
Manzara deseniz, manzara; yiyecekler çok güzel.
Çeşit çeşit börekler, krepler, omletler, değişik peynirler, zeytinyağlı sarma kalem gibiydi, üstelik yaprağı da incecik, ağızda eriyor.
Hatta tazecik pişi bile vardı, birazını beyaz peynir, birazını da bal reçelle yedik.
Herşeyin tadına bakamadım bile, fazla geldi.
Servis çok güzeldi, garsonlar çok ilgiliydiler. Hata pek çok kahvaltı veren mekanın aksine, granül kahve değil, filtre kahve vardı, ki çay içmeyen ben, bu duruma çok mutlu oldum, birkaç tane içmişimdir.
Mabeyin ya da Lacivert kadar pahalı değil, ayrıca havalar güzelleştiğinde, teras da açılıyor,  aynı kahvaltıyı, çok güzel bir manzara eşliğinde, açık havada yapabiliyorsunuz.
Artık bu kahvaltılara puan falan vermem gerekecek sanırım, ama genel anlamda yorumum, "daha önce de gittim, yine giderim de". :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Balkanlar'a devam- Karadağ-Montenegro-Herceg Novi

Dubrovnik
Bir türlü elim erip de yazamadım şu Balkanlar gezisinin
tamamını :)
Daha 2 ülke yazabildim ancak, oysa toplamda
6 buçuk ülke gezdik, buçuk diyorum, Arnavutluk'un
neredeyse içinden geçtik, saatler sürdü ama doğru
düzgün pek bir yerini gezemedik. Neyse, lafı dolandırmayalım ve gelelim Karadağ'a
Kotor
Dubrovnik'ten yola çıktık, yolun daha başında bu güzel şehri şöyle yukarılardan fotoğraflayıp Karadağ'a doğru  yolumuza devam ettik. Önce Kotor  adlı, Dubrovnik'e çok benzeyen ve neredeyse o kadar iyi korunmuş başka bir tarihi şehre geldik. Yine surlar arasında eski bir şehir, Dubrovnik kadar olmasa da temiz ve hem mimari hem yerleşim olarak çok benziyor; ama kesinlikle daha ucuz :)
şehri gezdik, o arada yağmura yakalandık, güzel bir deniz mahsullü pizza yedik, Budva'ya doğru yola devam ettik. Budva, Karadağ'ın Bodrum'uymuş :)
Güzel bir sahil kasabası, orada da "yine" ufak bir "eski şehir" var, orayı şöyle bir turlayıp, akşam hangi bara hangi kulübe gelsek diye keşfe çıktık :)
Benim gece hayatına pek merakım yoktur, ancak tatilde yeni tanıştığımız arkadaşlar bu işe pek meraklı ve yer bulma/seçme konusunda pek becerikli, pek şanslıydılar:)
Dubrovnik-Kotor-Budva arasında biryerler :)
Budva'dan Herceg Novi'nin biraz dışında ve biraz daha yazlık mekanlarına doğru bir konumda olan otelimize gittik. Zaten akşam oluyordu, gün batarken muhteşem bir denize girdik. Tüm yorgunluğumuzu aldı, ne de olsa inanılmaz sıcak bir havada günün büyük kısmını yürüyerek geçirmiştik.
Giyinip hazırlanıp yemeğimizi yiyip, yola koyulduk. Bu arada Budva-Herceg Novi arası yaklaşık 1 saat 30 dakika hatta biraz daha fazla. Büyük bir körfezin farklı taraflarındalar ve arada bizim Eskihisar-Darıca hattındakilere çok benzeyen bir feribota biniyorsunuz.
Becerikli tatil arkadaşlarımız, bizi Budva'ya götürüp, gecenin bir köründe geri getirecek taksiler ayarladılar ve yola çıktık.
Budva'da barlar/kulüpler caddesi gibi bir yer var. Vardığımızda henüz saat 23:00 sularında olduğundan çok hareketli değildi ama zamanla hareketlendi.
Bir mekan beğenip girdik, içkilerimizi söyledik, hatta orada tanıştığımız arkadaşlardan bir tanesinin doğum günüydü, onun için özel bir kokteyl ayarladık ve DJ'i kendisinin doğum gününü kutlamaya ikna ettik :)
Tophill
Daha sonra da şehrin dışında, adından anlaşılacağı üzere biraz tepelerde bulunan Tophill adlı bir yere gittik. (Bu arada bu mekan bulma/seçme konusunda tekrar kendilerine saygılarımı sunuyorum :) )
Önceleri çok boştu ama zamanla doldu ve bütün gece gerçekten çok eğlendik, dans ettik, deli gibi fotoğraf çektik; inanılmaz derecede güzel vakit geçirdik.
Gerçi geri dönüşte, doğum günü çocuğu olan genç yağız delikanlı arkadaşımız alkolü fazla kaçırıp, üstüne başına, bizi götürüp getiren taksinin içine vs kustu ve zaten saat 7'de yola çıkmamız gerekiyordu; nasıl sabah olduğunu bile anlamadan ve hiç uyumadan kendimizi yolda bulduk :)
Arnavutluk'ta çektiğim tek fotoğraf-Tiran :)
Uyumamak için çok doğru bir geceydi, çünkü Arnavutluk-Tiran üzerinden Makedonya-Struga-Ohrid kıyısına gidilecekti ve yolda toplamda 10-11 saat geçirecektik.
Tüm yol boyunca uyuduk:)
Sadece bu tura gideceklere belirtmek istediğim çok önemli bir konu var.
Yolda, Arnavutluk'a girdikten hemen sonra tesis/market/çay bahçesi benzeri bir yerde mola veriliyor.
Orada ev yapımı/markasız bir kahve likörü satılıyor. Koli koli alın. Ne kadar paranız varsa hepsini alın.
Alkolle çok başı hoş bir insan değilim, ama kahve likörünü severim.
Bildiğiniz yerli/yabancı hiçbir kahve likörüne benzemeyen, çok güzel, çok lezzetli bir likör. Keşke orada tadına baksaymışım da, birkaç tane daha alsaymışım.
Gezinin son akşamında, Üsküp'te açıp hep birlikte içtik. Tadına doyamadık, geri dönüp alasımız geldi:)
Geriye önemli bir durak, Makedonya kaldı. O da bir dahaki sefere

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kahvaltı-Mabeyin

Çok geç saatlerde gitmedik, ama elbette ki ben uyanalı 2-3 saat olmuştu ve acıktığımdan dolayı gitmeden biraz birşeyler atıştırmıştım :)

Bu seferde kahvaltı için Mabeyin'deydik.
Ancak, bu yaptığıma çok pişman oldum. Çünkü, herşey gerçekten çok güzeldi ve ne kadar çok yemiş olursam olayım, yiyemediğim ve aklımda kalanlar oldu :)
Mabeyin'de kahvaltı için söyleyebileceklerim :

  • Öncelikle açık büfe kısmı, bazı diğer yerlere göre gözünüze yeterince zengin görünmeyebilir, ama aslında peynir zeytin çeşitleri güzel, reçeller çeşitli, kızartmalar, közlenmiş patlıcanlar, mücverler. Ama bunlara kendinizi çok kaptırmayın. Mümkün olduğunca az alın :)
  • Kahvaltıya mümkün olduğunca kalabalık gidin. Çünkü kahvaltının en güzel kısmı, masanıza servis edilen yöresel yiyecekler. hepsinden yemek istiyorsunuz, ancak bizim gibi iki kişi gidip açık büfeden de tabakları doldurunca, yöresel lezzetlerin 1-2 sinin tadına bakabiliyorsunuz, onların da hepsini yiyemiyorsunuz, yazık günah oluyor:)
  • Yöresel lezzetlerden  kaymak batırma ve katmer yiyebildik, her ikisi de çok başarılıydı. Ancak beyran, nohut dürüm v.b. lezzetleri çok merak ediyorum, başka bir sefer gittiğimde mutlaka deneyeceğim. 
  • Garsonlar çok ilgili, her konuda çok yardımcı ve sürekli size birşeyler yedirmeye çalışıyorlar :) 2 yıl önce ilk gidişimizde, açık büfeden birşeyler yemiştik sadece ve yöresel lezzetlerden hiç seçmemiştik. Kahvaltının sonuna doğru başgarson yanımıza gelip, sert bir ses tonuyla  "Hiçbirşey yemediniz doğru düzgün, sonra bir de Mabeyin'de kahvaltı ettik diyeceksiniz. şimdi size katmer yaptırıyorum, hepsi bitecek, ona göre" deyip gitmişti :) Önce neye uğradığımızı şaşırmış, sonra da bir süre gülme krizine girmiştik:)

Memnun kaldığımı söyleyebilirim. Lacivert'in benzer "yöresel" temalı kahvaltısından çok daha güzeldi. Çeşit sayısı az olmakla birlikte, daha butik, daha özenli bir kahvaltıyı daha ucuza ettik. Servisin güzel olması ve daha lezzetli bir Türk kahvesi de, kahvaltımızı taçlandırmış oldu :) Tavsiye ediyorum, sık gidemeyebilirsiniz, ama en azından deneyin.
Sonuç itibariyle, ucuz bir kahvaltı olmadığı kesin olmakla birlikte, Mabeyin'de kahvaltı hem gözünüzü hem karnınızı doyuruyor; hem de oldukça kaliteli ürünler ve özenli yiyeceklerle. Yöresel lezzetler de cabası. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bugün üzerine yazacağım konu çok keyifli değil, ama hayatın, hayatımızın bir gerçeği...
Çok sevdiğim eski bir iş arkadaşımı gördüm, 30'lu yaşlarında, 5-6 yıllık evli, eşini de tanıdığım ve çok da sevdiğim bir arkadaşım.
Daha 6 ay önceye kadar hayatları yolunda ve pek de güzel giderken, arkadaşımın eşinin göğsünde bulunan bir kitle ile herşey değişti. Kız, daha 30 yaşında sanırım; ya da daha 30 olmadı.
Kitle çok yayıldığından, 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde iki göğsü de alınmış.
Sad Girl
DesiBucket.com | Sad | Forward this Picture
Durumu öğrendiğimde, ameliyatlar bitmiş,evde nekahat sürecindeydi, ki bu süreçte çok yakın olduğu anneannesini kaybetti ve hiç de kolay olmayan bir dönemde, resmen tuz biber oldu. :(
Arkadaşımın eşini, halen görmedim; çünkü çok yakın arkadaşları dışında pek fazla kimseyle görüşmüyor.
Ancak, arkadaşımla buluşup dertleştik; başlarından geçenleri anlattı.
Sadece dinlerken bile içim bir tuhaf oldu; benden 3-4 yaş daha genç, belki daha fazla, gencecik bir kadın. Üstelik öyle güzeldir ki...
Böyle bir durumun onun hayatına getirdiklerini düşündüm.
Genç bir kadın, beğenilmek, güze görünmek ister. Ama geçirdiği operasyonun getirdiği bazı komplikasyonlar var; bir süre sonra hepsinin geçeceğine ve ilk kez onu gören birisinin hiçbir şey anlamayacağına eminim.
Ama şu anda, öyle hissetmiyor.
Ben de, eşi ve ailesi gibi, profesyonel yardım alması düşüncesindeyim, o da itiraz etmeyip gidiyor; ama katılıp içindekileri tecrübelerini paylaşacağı bir gruba bile katılamıyor. Çoğu orta yaşın üzerinde, en azında çocuk sahibi olabilmiş, onun yaşamış olmayı istediği bazı tecrübeleri yaşayabilmiş ve sonra hastalanmış kişilerle bir arada olmak, "Neden ben?" sorusunu daha çok sormasına sebep oluyor.
Gencecik yaşında, çook zor bir tecrübe atlattı; hatta atlatmakta...
Neler yaşadığını, neler hissettiğini anlamam, hayal etmem mümkün değil.
Etrafımda benzer süreçler yaşayan insanlar oldu, benzer hikayeler dinledim; kimi mutlu bitiyor, kimi hüzünlü.....
Ama, aslında diyorum, keşke bardağın dolu tarafını görebilse...
Kendisini çok seven ve çok sevdiği bir kocası var, maddi durumları onun sağlık sorunlarının üstesinden gelebilecek kadar iyi, operasyon başarılı sonuçlandı, şu anda son duruma göre kanserin tekrarlama ihtimali çok çok çok düşük, kemoterapiye bile ihtiyaç olmayacak gibi görünüyor.....
Hala yaşıyor, nefes alıyor, sabahları sevdiği kocasının yanında uyanıyor, yakın bir zamanda olmasa da bir gün bir çocuk sahibi olmayı hayal ediyor, herhangi bir engeli yok, ameliyatın izleri/etkileri henüz tam olarak geçmese de, yardıma ihtiyaç duymada istediği herşeyi yapabiliyor.....
keşke görebilse -ki umarım bu yakın bir zamanda olur- yapmaktan keyif aldığı şeyleri yapmaya devam edebilmenin, sevdiği yerlere gidip, sevdiği yemekleri yiyip sevdiği kokuları alıp, sevdiği filmleri izleyip, sevdiği sporları yapıp, üztelik tüm bunları sevdikleriyle yapabiliyor.
Hayat böyle bir şey....
Onun yaşadığı zorlukları ben yaşamadım, kendimi yerine koyamam, bu yüzden umarım ukalalık gibi gelmez kimseye....
Hayat/yaşam, çok çok kutsal....
Yaşayan herkes de yaşamla kutsanıyor işte....
Engeller olsa da, zorluklar olsa da, bazen istediklerimize istediğimiz anda sahip olamasak da, bazen hep elimizde olanlar bir anda bizden alınsa da....
Nefes almanın büyüsü, bir gün onu da bulacak, inanıyorum.....
Sabah yatağından kalkıp, kafasını camdan çıkarıp, o buz gibi havayı içine çektiğinde, yaşadığı için ve bunu yapabildiği için mutlu olacak....
Bir gün, başaracak.....
Bugün değil belki, ama yakında....
Hepimiz de dualarımızı, iyi dileklerimizi ya da pozitif düşüncelerimizi, her neyin gücüne inanıyorsak, o yolla, kendisine göndermeliyiz diye düşünüyorum....
Siz ne dersiniz?
Bu yazıyı okuyup başından kalkarken, aklınızda, "zavallı kız gencecik yaşta kanser olmuş" yerine "ne mutlu ona, kanseri yenmiş, dimdik ayakta" düşünceli olur umarım.......
Bu düşünceler evrenin neresinde olursa olsun, onu bulacaktır, inanıyorummm....
(Ben onun için dua edeceğim, kendi içinde zaten var olan gücü ve güzelliği tekrar görebilmesi için; ancak buna inanmayan ya da anlamsız bulanlar varsa, herkes kendi yoluyla onu düşünmek konusunda serbest)

8 Aralık 2011 Perşembe

Gelelim Hırvatistan-Dubrovnik'e

Sarajevo-Saray Bosna'dan Dubrovnik'e geçtik.
 Arada Mostar'a uğradık. Mostar köprüsü'nü geçip, Türk çarşısında gezip kahve molası verdik. Makedonya'ya kadar tatilin Türk Kahvesi içilebilen son noktasıydı, iyi ki vermişiz:)

Mostar'ın özellikle bizim gezdiğimiz eski ve turistik kısımları oldukça güzel, hem tarihi açıdan hem de nehir ve şehir öyle bütünleşmiş ve uyum sağlamış ki birbirine; binalar, nehir, yemyeşil doku, doğal bir güzellik insanın gözünü okşayan. 

                                                                                                                                                                                       
Dubrovnik 
En baştan söyleyeyim, tüm tatil boyunca harcadığım paranın yarısını Dubrovnik'te geçirdiğim 2 günde harcadım. Pahalı ve fazlasıyla turistik bir yer.
Dubrovnik
Ancak yine de sıcak hava için güzel bir tatil, denize girilebilecek bir sürü ada ve plaj var. Tarihi dokusu muhteşem, tertemiz, Balkan'dan çok Avrupa şehri izlenimi yaratıyor insanda. Adriyatik kıyısnda ve karşı kıyıları İtalya.  Venedik'e hiç gitmemiş birisi olarak ben bile Venedik etkisini hissettim:) televizyon ve internetten gördüğüm kadarıyla en azından :)
Akşam üzeri oradaydık, yolda başka bir şehirde mola verip yemek yedik, buz gibi kaynak sularına ayaklarımızı ve kafamızı soktuk, çünkü hava 50 derece falandı sanırım, tamam 50 değildi ama çok sıcaktı :)
Dubrovnik'e vardık ve surlar içerisindeki eski şehri gezdik. Çok güzel, neredeyse yüzyıllardır hiç bozulmamış. Rehberimizin eşliğinde 1-2 saatlik bir tur sonrasında otele döndük, o arada az da olsa fotoğraf çekip eski şehir hakkında bilgi edindik.
Otelimiz şehre biraz uzak olsa da güzeldi, en azından ben beğendim. -2. katta odaları rutubet kokan misafirler çok hoşnut kalmamışlar :)
Tekrar şehre döndük, yeni arkadaşlarımızla eski şehrin o güzel havasında yürüdük, oturup birer kahve içtik, gece daha da güzel göründü gözümüze, sokak partilerine takılıp kovada kokteyl içtik :)
Keyifli bir akşam geçirdik.
Dubrovnik'te gece


Bu daracık sokaklardan Dubrovnik'te çok var :)

















Ertesi gün erkenden kalkıp, bu sefer sabah ışığıyla biraz fotoğraf çektikten sonra Lokrum adasına doğru yola çıktık. Küçük motorvari teknelerin gittiği ufak bir adacık. Denize giriliyor, içinde birkaç tesis var. Adanın, teknelerin yanaştığı bölümünde değil de diğer tarafında eski tarihi bir yapının içerisinde deniz mahsulleri servisi yapan bir restaurant var. Koca tatil boyunca yediğimiz en pahalı yemek olmasının yanı sıra en güzeliydi de:)
Lokrum ve deniz mahsulleri :)
Denize girdik, güneşlendik, öyle plaj falan yok, kayaların üstüne örtülerimizi serip yattık. Adada bir de çıplaklar plajı var, cıbıl cıbıl insanlar görürseniz şaşırmayın :) Ama adanın ayrı bir köşesindeler oradan dışarı kıyafetsiz çıkılmıyor. Biz de adayı gezerken yanlışlıkla yolumuz düştü.
o gün güneşte biraz fazla kalmışız, yorulmuşuz, ben elbette ki hemen kıpkırmızı oldum. dönüşte eski şehirde fotoğraflar çekip dolaştık, teleferikle şehrin hemen arkasında bulunan tepenin üzerine çıktık ve makinenin pili bitti. Sinirden deli oldum, bitmesin diye Lokrum'da da fazla fotoğraf çekmemiştim ama yapacak birşey yoktu ne yazık ki :(
otelden dışarı çıkacak halimiz kalmamıştı, turdan diğerleri yine şehre gidip eğlenmişler. Biz 9 gibi odaya girip, duş alıp uyumuşuz. Dubrovnik maceramız böyle geçip gitti. deniz için çok güze, farklı farklı deniz girilecek bir sürü nokta, plaj ve ada var. Yazın deniz tatili için çok güzel bir yer olabilir. Ama pahalı olduğunu hatırlatırım. Sonraki yazılarımda, yine Adriyatik'te bulunan ve Hırvatistan'ın değişik versiyonu olan Kotor'dan bahsedeceğim. eski şehir'den deniz kıyılarına kadar Dubrovnik'in ucuz versiyonu gibi. Orası da bir opsiyon olabilir.

25 Kasım 2011 Cuma

geç kalmış yazılar- Saraybosna ya da asıl adıyla Sarajevo

Fotoğraflarla birlikte yazıyı biraz değiştirdim :) Bilginize
******************************************************************************
Balkan gezim o kadar güzel geçmesine, hatta hayatımın en güzel tatillerinden birisi olmasına rağmen bir türlü yazamadım.
Oysa herkesin görmesini isteyeceğim, herkese anlatmak istediğim bir tatil oldu. Sadece Belgrad'dan bahsettim şu ana kadar ama 7 ülke gezdik aslında:)
Sonra arada, Kaş ve Amerika'ya bile gittim; hiç birini yazamadım; çok yazık.
O zaman Saray Bosna ile devam edelim:
4-5 saatlik yolculuk, arada yemek vs derken Saray Bosna - Sarajevo'ya öğleden sonra vardık. Yol boyunca dikkatimizi çeken, kavurucu sıcaklara rağmen 4-5 saatlik mesafede her santimin yemyeşil olmasıydı.
Şehrin en merkezi yeri olan Başçarşı ile gezmeye başladık. Rehberimiz çarşıyı gezdirip, tarihi özelliklerinden bahsetti. Uzun bir yol, trafiğe kapalı, 2 tarafında mağazalar, kafeler, restoranlar var. Yolun bir kısmı Osmanlı bir kısmı ise Avusturya-Macaristan imparatorluğu zamanında yapılmış. İki kısmın mimarisi birbirinden farklı, genel olarak gençlerin oluşturduğu bir kalabalık hakim. Orada olduğumuz dönem hava sıcaklıkları oldukça yüksek olduğundan ve Ramazan ayına denk geldiğinden, gündüz çarşı daha boş oluyordu. Ancak akşam cıvıl cıvıl, hareketli, oldukça renkli bir cadde haline geliyor. Belgrad'daki kadar olmasa da :)
Bombalanan çarşının yenilenmiş hali
Cadde üzerinde gezerken, yıllar önceden haberlerden hatırlayacağımız bombalanan ve pek çok kişinin ölümüne sahne olan çarşılardan birini gördük; hem de Bosna'daki ikinci günümüz olayın yıl dönümüymüş, bu anıların bu kadar taze hepimizi derinden etkiledi.







Tünel Evi
İkinci günümüzde güne ünlü "Tünel"e giderek başladık. Anlatılanlara göre, Bosna-Hersek'in savaşı kazanmasını sağlayan gizli bir silah olan bu tünel, etrafını çeviren dağların tamamı Sırp orduları tarafından kuşatılmışken, Sarajevo'nun dünya ile tek bağlantısı olmuş.
Gittiğinizde görecekleriniz, size çok duygulu anlar yaşatacak, tüyleriniz diken diken olacak. Tünelin kısacık bir bölümünü görüyorsunuz, ancak tünele girmeden küçük bir video gösterisi izliyorsunuz.
Savaş sırasında çekilmiş pek çok amatör videonun bir kolajı. Bir aksiyon filmi, bir mizanpaj, bir efektler topluluğu değil; gerçek hayattan, sizin gibi, benim gibi insanların yaşadıkları, güldükleri, yedikleri, içtikleri, yürüdükleri, yaşadıkları yer olan vatanlarında başlarına gelen o savaştan sahneler izliyorsunuz. Ben de orada olan herkes de, hep birlikte çok etkilendik. Şehirden çıkmaya yakın, kenar mahallelerde küçücük bir evin garajında başlayan bir hikaye. Ilidca yani aslında Ilıca diyebileceğimiz bir semtin yakınlarında, biz önce tramvay sonra taksi yaptık ama Ilidca'dan yürünürmüş. Çok da uzak değilmiş. Dönerken de kısmen yürüyüp kısmen otobüse bindik.
Vrelo Bosne
Buradan şehrin büyük bir doğal parkı olan Vrelo Bosne'ye gittik. Suyun kaynağı, suyun çıktığı yer.
Gerçekten çok güzeldi, sözlerle anlatmak çok zor, fotoğrafları en kısa zamanda ekleyeceğim.
Yemyeşil, ağaçlar, çiçekler, ördekler :) Suyun huzur verici sesi. Büyük bir park, içinde kafeler de var. Hatta biz faytonla gittik. Çok keyifli oldu, tabi koku dışında: D
Parkta yürüdük, kimileri suya ayaklarını soktu, kimi kaynağından su içti, o inanılmaz sıcakta çok güzel, serin ve huzurlu vakit geçirdik. Şehre dönmek biraz sorun oldu, çok kalabalıktık, 4 taksi çağırdık, sadece 3 tane geldi. Bekledik, bekledik, en sonunda şehre otostop çektik :) Çok tatlı bir çift aldı bizi. İngilizce çok bilmiyorlardı ama yanımdaki arkadaşla Almanca konuştular; onu da ben bilmiyorum. Pansiyon işletiyorlarmış, o kadarını anladım :)
Sarajevo'dan bir kare
Bizi otelimize bıraktılar, çok iyi oldu. Günün sıcak saatlerini otelin havuzunda serinleyerek
geçirdikten sonra akşam üzeri fotoğraf çekmeye çıktık. Nehrin kıyısında başlayan fotoğraf yolculuğumuz Başçarşı'da bitti.Sevgili tatil arkadaşımın nargile, benim de hediyelik eşya keyfimin arkasından otelimize döndük.Saraybosna gezisi, çok etkileyici oldu. Aslen memleketi Bosna Hersek olan rehberimiz yıllar süren iç savaş hikayesini her ne kadar taraf tutmadan anlatmaya çalışsa da, kendisi taraftı aslında, elinde değildi.

Evlerin duvarlarında kurşun izleri
Savaşın izlerini gördük, bu kadar yakın zaman önce bu kadar kanlı ve uzun süren bir savaşın gerçekleştiği bu coğrafyada en çok acı çeken şehirlerden birisiydi burası. Bugün her şeye rağmen yaralarını sarıp hayata devam etmeye çalışan bu şehir, yaşama sevinci ve enerjisiyle bizi etkiledi, kendine bağladı.
En çok acı veren ise, tramvay ile şehir merkezine giderken ya da şehir merkezinde gezerken farkına vardığımız bir konu oldu.
Gençler ne kadar saygılı ve buna benzer düşünceler içerisindeyken, bir süre sonra farkına vardık ki, aslında tramvayda, sokaklarda ve daha birçok yerde, genç ve yaşlı kuşakları görebiliyorsunuz, ama orta yaş kuşağından çok az temsilci var. Bunun farkına varmak içimizi acıttı. İnternette ya da bir sürü kaynakta yazan savaş sırasında ölen sivil ve asker nüfusuna dair pek çok rakam var, bunların doğruluğunu bilemiyorum. Ancak gözle tespit edebildiğimiz, bu yaşama sevinci dolu gerçekten güzel ve masum şehirde bir kuşağın neredeyse yok olmuş olduğuydu.

Gezinin en güzel tarafı ise, Bosna'dan ayrıldığımız güne kadar geçen 3 günde, Belgrad ve Bosna'da  hemen her yerde Türk kahvesi bulabiliyorsunuz. Sade Türk kahvesi cezveyle masanıza getirilip fincana dökülüyor, şeker yanında servis yapılıyor, genelde de bir lokum ikram ediliyor.
gezilmesi görülmesi gereken güzel yerler, bunu kısa sürede fotoğraflarla da destekliyor olacağım.
Balkan gezisinin devamında, Hırvatistan-Dubrovnik'te görüşmek üzere :)

15 Eylül 2011 Perşembe

Belgrad ile başlayalım Balkanlar gezimize :)

Kale meydan'dan bir kare
Bayramdan önceki hafta Cuma günü, turumuza Belgrad ile başladık.
(Bu arada Belgrad'a indiğimizde hava 38 dereceydi :))




Havanın sıcak olmasından biraz etkilensek de, gezinin ilk günü olması dolayısıyla büyük bir performans ile Kale Megdan (Kale Meydan) ile gezimize başladık.

Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta görülebiliyor
Nehir kenarındaki kale surlar arasında kalan bu büyük tarihi diyebileceğimiz park, hem tarihi açısından hem de panoramik fotoğraf çekim yapabilmek için oldukça güzeldi.
Arkasından şehir içerisinde bazı yerleri panoramik olarak gezdik, Terazi caddesi, Cumhuriyet anıtı ve yeni inşa edilen kiliseyi gördükten sonra otelimize yerleştik.
38 derece havada yaptığımız gezintiden sonra, elbette ki duş ihtiyacımız vardı, ama gündüz sokaktaki borular patlamış; sular turuncu-kahverengi akıyordu. Duşumuzu alamadan dışarıya çıktık.
Önce Terazi caddesine gittik, İstiklal Caddesi benzeri, trafiğe kapalı, oldukça kalabalık, aynı zamanda da çok keyifli ve eğlenceli bir cadde. Bir çok sokak performansı izleyebilirsiniz. Hatta bisiklete benzer pedallı, tuhaf bir makine ile köpükler çıkartarak tüm çocukların eğlencesi haline gelen bir tanesi vardı ki, keşke fotoğrafını çekebilmiş olsaydım :)
Skadarlija Caddesi - Yemek yediğimiz restaurant - Zlatni Bokal
Biraz dolaştıktan sonra, Skadarlija caddesine gittik. Rehberimiz yemek ve eğlence için tavsiye etmişti. Fransız sokağına benzeyen, önlerine masalar atılmış şirin restaurantlar, ellerinde enstrümanlarıyla masa masa dolaşıp lokal müzikleri çalan müzisyenler var.
Tüm caddeyi dolaştıktan sonra caddenin en başında görüp beğendiğimiz restauranta geri döndük.
İnternetten okuduğumuz yorumların yönlendirmesiyle, sırp salatası, cevapcici, pljeskavica ve house vine istedik. Sırp salatası, bildiğin çoban salata, cevapcici bildiğin İnegöl köftesi, pljeskavica da bildiğin hamburger çıkınca yeni lezzetler deneyememiş olmamızın biraz hayal kırıklığı olmakla birlikte, yemekler lezizdi. Zaten gezide fikirbirliğine vardırğımız konulardan birisi, Balkanlar etten anlıyor :)
Yemekten sonra etrafta dolanıp bir kafeye oturduk, geç vakitlerde yine müzisyenler lokal parçalar çalmaya başladı ve biraz müzik dinleyip, Balkan usulü erik ve kayısı rakısı daha doğrusu rakija denedik. İlk yudum tüm yemek borumu yakarak geçince kendi içkimi sevgili tatil arkadaşıma teslim ettim :) Ama değişik ve tadılması gerek bence.
Ertesi gün yolda 4-5 saat geçireceğimizi de düşünerek ve yolda uyuyabilmek için gece 2 ye kadar müzik dinledikten sonra otele döndük.
Ertesi sabah, erken kalkıp duş almayı başardım, ama tatil arkadaşım ne yazık ki suya yetişemedi :)
Hızlıca toparlanıp, Sarajevo'ya doğru yola çıktık.
Belgrad açıkçası içimizde kaldı. Keyifli, eğlenceli bir şehir; ekonomik koşulları düşünürsek, insanlar çok huzurlu ve hayattan keyif alıyor gibi görünüyorlar. Bayanlar açısından çok rahat bir şehir, geç vakte kadar rahatça tek başlarına dolaşabiliyorlar (ki aslında bu bir artı değil, doğal bir durum olmalı). Pek çok açıdan beğendim ve daha uzun süre vakit geçirebilmeyi çok isterdim.