13 Şubat 2012 Pazartesi

Kahvaltı-Mabeyin

Çok geç saatlerde gitmedik, ama elbette ki ben uyanalı 2-3 saat olmuştu ve acıktığımdan dolayı gitmeden biraz birşeyler atıştırmıştım :)

Bu seferde kahvaltı için Mabeyin'deydik.
Ancak, bu yaptığıma çok pişman oldum. Çünkü, herşey gerçekten çok güzeldi ve ne kadar çok yemiş olursam olayım, yiyemediğim ve aklımda kalanlar oldu :)
Mabeyin'de kahvaltı için söyleyebileceklerim :

  • Öncelikle açık büfe kısmı, bazı diğer yerlere göre gözünüze yeterince zengin görünmeyebilir, ama aslında peynir zeytin çeşitleri güzel, reçeller çeşitli, kızartmalar, közlenmiş patlıcanlar, mücverler. Ama bunlara kendinizi çok kaptırmayın. Mümkün olduğunca az alın :)
  • Kahvaltıya mümkün olduğunca kalabalık gidin. Çünkü kahvaltının en güzel kısmı, masanıza servis edilen yöresel yiyecekler. hepsinden yemek istiyorsunuz, ancak bizim gibi iki kişi gidip açık büfeden de tabakları doldurunca, yöresel lezzetlerin 1-2 sinin tadına bakabiliyorsunuz, onların da hepsini yiyemiyorsunuz, yazık günah oluyor:)
  • Yöresel lezzetlerden  kaymak batırma ve katmer yiyebildik, her ikisi de çok başarılıydı. Ancak beyran, nohut dürüm v.b. lezzetleri çok merak ediyorum, başka bir sefer gittiğimde mutlaka deneyeceğim. 
  • Garsonlar çok ilgili, her konuda çok yardımcı ve sürekli size birşeyler yedirmeye çalışıyorlar :) 2 yıl önce ilk gidişimizde, açık büfeden birşeyler yemiştik sadece ve yöresel lezzetlerden hiç seçmemiştik. Kahvaltının sonuna doğru başgarson yanımıza gelip, sert bir ses tonuyla  "Hiçbirşey yemediniz doğru düzgün, sonra bir de Mabeyin'de kahvaltı ettik diyeceksiniz. şimdi size katmer yaptırıyorum, hepsi bitecek, ona göre" deyip gitmişti :) Önce neye uğradığımızı şaşırmış, sonra da bir süre gülme krizine girmiştik:)

Memnun kaldığımı söyleyebilirim. Lacivert'in benzer "yöresel" temalı kahvaltısından çok daha güzeldi. Çeşit sayısı az olmakla birlikte, daha butik, daha özenli bir kahvaltıyı daha ucuza ettik. Servisin güzel olması ve daha lezzetli bir Türk kahvesi de, kahvaltımızı taçlandırmış oldu :) Tavsiye ediyorum, sık gidemeyebilirsiniz, ama en azından deneyin.
Sonuç itibariyle, ucuz bir kahvaltı olmadığı kesin olmakla birlikte, Mabeyin'de kahvaltı hem gözünüzü hem karnınızı doyuruyor; hem de oldukça kaliteli ürünler ve özenli yiyeceklerle. Yöresel lezzetler de cabası. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bugün üzerine yazacağım konu çok keyifli değil, ama hayatın, hayatımızın bir gerçeği...
Çok sevdiğim eski bir iş arkadaşımı gördüm, 30'lu yaşlarında, 5-6 yıllık evli, eşini de tanıdığım ve çok da sevdiğim bir arkadaşım.
Daha 6 ay önceye kadar hayatları yolunda ve pek de güzel giderken, arkadaşımın eşinin göğsünde bulunan bir kitle ile herşey değişti. Kız, daha 30 yaşında sanırım; ya da daha 30 olmadı.
Kitle çok yayıldığından, 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde iki göğsü de alınmış.
Sad Girl
DesiBucket.com | Sad | Forward this Picture
Durumu öğrendiğimde, ameliyatlar bitmiş,evde nekahat sürecindeydi, ki bu süreçte çok yakın olduğu anneannesini kaybetti ve hiç de kolay olmayan bir dönemde, resmen tuz biber oldu. :(
Arkadaşımın eşini, halen görmedim; çünkü çok yakın arkadaşları dışında pek fazla kimseyle görüşmüyor.
Ancak, arkadaşımla buluşup dertleştik; başlarından geçenleri anlattı.
Sadece dinlerken bile içim bir tuhaf oldu; benden 3-4 yaş daha genç, belki daha fazla, gencecik bir kadın. Üstelik öyle güzeldir ki...
Böyle bir durumun onun hayatına getirdiklerini düşündüm.
Genç bir kadın, beğenilmek, güze görünmek ister. Ama geçirdiği operasyonun getirdiği bazı komplikasyonlar var; bir süre sonra hepsinin geçeceğine ve ilk kez onu gören birisinin hiçbir şey anlamayacağına eminim.
Ama şu anda, öyle hissetmiyor.
Ben de, eşi ve ailesi gibi, profesyonel yardım alması düşüncesindeyim, o da itiraz etmeyip gidiyor; ama katılıp içindekileri tecrübelerini paylaşacağı bir gruba bile katılamıyor. Çoğu orta yaşın üzerinde, en azında çocuk sahibi olabilmiş, onun yaşamış olmayı istediği bazı tecrübeleri yaşayabilmiş ve sonra hastalanmış kişilerle bir arada olmak, "Neden ben?" sorusunu daha çok sormasına sebep oluyor.
Gencecik yaşında, çook zor bir tecrübe atlattı; hatta atlatmakta...
Neler yaşadığını, neler hissettiğini anlamam, hayal etmem mümkün değil.
Etrafımda benzer süreçler yaşayan insanlar oldu, benzer hikayeler dinledim; kimi mutlu bitiyor, kimi hüzünlü.....
Ama, aslında diyorum, keşke bardağın dolu tarafını görebilse...
Kendisini çok seven ve çok sevdiği bir kocası var, maddi durumları onun sağlık sorunlarının üstesinden gelebilecek kadar iyi, operasyon başarılı sonuçlandı, şu anda son duruma göre kanserin tekrarlama ihtimali çok çok çok düşük, kemoterapiye bile ihtiyaç olmayacak gibi görünüyor.....
Hala yaşıyor, nefes alıyor, sabahları sevdiği kocasının yanında uyanıyor, yakın bir zamanda olmasa da bir gün bir çocuk sahibi olmayı hayal ediyor, herhangi bir engeli yok, ameliyatın izleri/etkileri henüz tam olarak geçmese de, yardıma ihtiyaç duymada istediği herşeyi yapabiliyor.....
keşke görebilse -ki umarım bu yakın bir zamanda olur- yapmaktan keyif aldığı şeyleri yapmaya devam edebilmenin, sevdiği yerlere gidip, sevdiği yemekleri yiyip sevdiği kokuları alıp, sevdiği filmleri izleyip, sevdiği sporları yapıp, üztelik tüm bunları sevdikleriyle yapabiliyor.
Hayat böyle bir şey....
Onun yaşadığı zorlukları ben yaşamadım, kendimi yerine koyamam, bu yüzden umarım ukalalık gibi gelmez kimseye....
Hayat/yaşam, çok çok kutsal....
Yaşayan herkes de yaşamla kutsanıyor işte....
Engeller olsa da, zorluklar olsa da, bazen istediklerimize istediğimiz anda sahip olamasak da, bazen hep elimizde olanlar bir anda bizden alınsa da....
Nefes almanın büyüsü, bir gün onu da bulacak, inanıyorum.....
Sabah yatağından kalkıp, kafasını camdan çıkarıp, o buz gibi havayı içine çektiğinde, yaşadığı için ve bunu yapabildiği için mutlu olacak....
Bir gün, başaracak.....
Bugün değil belki, ama yakında....
Hepimiz de dualarımızı, iyi dileklerimizi ya da pozitif düşüncelerimizi, her neyin gücüne inanıyorsak, o yolla, kendisine göndermeliyiz diye düşünüyorum....
Siz ne dersiniz?
Bu yazıyı okuyup başından kalkarken, aklınızda, "zavallı kız gencecik yaşta kanser olmuş" yerine "ne mutlu ona, kanseri yenmiş, dimdik ayakta" düşünceli olur umarım.......
Bu düşünceler evrenin neresinde olursa olsun, onu bulacaktır, inanıyorummm....
(Ben onun için dua edeceğim, kendi içinde zaten var olan gücü ve güzelliği tekrar görebilmesi için; ancak buna inanmayan ya da anlamsız bulanlar varsa, herkes kendi yoluyla onu düşünmek konusunda serbest)

8 Aralık 2011 Perşembe

Gelelim Hırvatistan-Dubrovnik'e

Sarajevo-Saray Bosna'dan Dubrovnik'e geçtik.
 Arada Mostar'a uğradık. Mostar köprüsü'nü geçip, Türk çarşısında gezip kahve molası verdik. Makedonya'ya kadar tatilin Türk Kahvesi içilebilen son noktasıydı, iyi ki vermişiz:)

Mostar'ın özellikle bizim gezdiğimiz eski ve turistik kısımları oldukça güzel, hem tarihi açıdan hem de nehir ve şehir öyle bütünleşmiş ve uyum sağlamış ki birbirine; binalar, nehir, yemyeşil doku, doğal bir güzellik insanın gözünü okşayan. 

                                                                                                                                                                                       
Dubrovnik 
En baştan söyleyeyim, tüm tatil boyunca harcadığım paranın yarısını Dubrovnik'te geçirdiğim 2 günde harcadım. Pahalı ve fazlasıyla turistik bir yer.
Dubrovnik
Ancak yine de sıcak hava için güzel bir tatil, denize girilebilecek bir sürü ada ve plaj var. Tarihi dokusu muhteşem, tertemiz, Balkan'dan çok Avrupa şehri izlenimi yaratıyor insanda. Adriyatik kıyısnda ve karşı kıyıları İtalya.  Venedik'e hiç gitmemiş birisi olarak ben bile Venedik etkisini hissettim:) televizyon ve internetten gördüğüm kadarıyla en azından :)
Akşam üzeri oradaydık, yolda başka bir şehirde mola verip yemek yedik, buz gibi kaynak sularına ayaklarımızı ve kafamızı soktuk, çünkü hava 50 derece falandı sanırım, tamam 50 değildi ama çok sıcaktı :)
Dubrovnik'e vardık ve surlar içerisindeki eski şehri gezdik. Çok güzel, neredeyse yüzyıllardır hiç bozulmamış. Rehberimizin eşliğinde 1-2 saatlik bir tur sonrasında otele döndük, o arada az da olsa fotoğraf çekip eski şehir hakkında bilgi edindik.
Otelimiz şehre biraz uzak olsa da güzeldi, en azından ben beğendim. -2. katta odaları rutubet kokan misafirler çok hoşnut kalmamışlar :)
Tekrar şehre döndük, yeni arkadaşlarımızla eski şehrin o güzel havasında yürüdük, oturup birer kahve içtik, gece daha da güzel göründü gözümüze, sokak partilerine takılıp kovada kokteyl içtik :)
Keyifli bir akşam geçirdik.
Dubrovnik'te gece


Bu daracık sokaklardan Dubrovnik'te çok var :)

















Ertesi gün erkenden kalkıp, bu sefer sabah ışığıyla biraz fotoğraf çektikten sonra Lokrum adasına doğru yola çıktık. Küçük motorvari teknelerin gittiği ufak bir adacık. Denize giriliyor, içinde birkaç tesis var. Adanın, teknelerin yanaştığı bölümünde değil de diğer tarafında eski tarihi bir yapının içerisinde deniz mahsulleri servisi yapan bir restaurant var. Koca tatil boyunca yediğimiz en pahalı yemek olmasının yanı sıra en güzeliydi de:)
Lokrum ve deniz mahsulleri :)
Denize girdik, güneşlendik, öyle plaj falan yok, kayaların üstüne örtülerimizi serip yattık. Adada bir de çıplaklar plajı var, cıbıl cıbıl insanlar görürseniz şaşırmayın :) Ama adanın ayrı bir köşesindeler oradan dışarı kıyafetsiz çıkılmıyor. Biz de adayı gezerken yanlışlıkla yolumuz düştü.
o gün güneşte biraz fazla kalmışız, yorulmuşuz, ben elbette ki hemen kıpkırmızı oldum. dönüşte eski şehirde fotoğraflar çekip dolaştık, teleferikle şehrin hemen arkasında bulunan tepenin üzerine çıktık ve makinenin pili bitti. Sinirden deli oldum, bitmesin diye Lokrum'da da fazla fotoğraf çekmemiştim ama yapacak birşey yoktu ne yazık ki :(
otelden dışarı çıkacak halimiz kalmamıştı, turdan diğerleri yine şehre gidip eğlenmişler. Biz 9 gibi odaya girip, duş alıp uyumuşuz. Dubrovnik maceramız böyle geçip gitti. deniz için çok güze, farklı farklı deniz girilecek bir sürü nokta, plaj ve ada var. Yazın deniz tatili için çok güzel bir yer olabilir. Ama pahalı olduğunu hatırlatırım. Sonraki yazılarımda, yine Adriyatik'te bulunan ve Hırvatistan'ın değişik versiyonu olan Kotor'dan bahsedeceğim. eski şehir'den deniz kıyılarına kadar Dubrovnik'in ucuz versiyonu gibi. Orası da bir opsiyon olabilir.

25 Kasım 2011 Cuma

geç kalmış yazılar- Saraybosna ya da asıl adıyla Sarajevo

Fotoğraflarla birlikte yazıyı biraz değiştirdim :) Bilginize
******************************************************************************
Balkan gezim o kadar güzel geçmesine, hatta hayatımın en güzel tatillerinden birisi olmasına rağmen bir türlü yazamadım.
Oysa herkesin görmesini isteyeceğim, herkese anlatmak istediğim bir tatil oldu. Sadece Belgrad'dan bahsettim şu ana kadar ama 7 ülke gezdik aslında:)
Sonra arada, Kaş ve Amerika'ya bile gittim; hiç birini yazamadım; çok yazık.
O zaman Saray Bosna ile devam edelim:
4-5 saatlik yolculuk, arada yemek vs derken Saray Bosna - Sarajevo'ya öğleden sonra vardık. Yol boyunca dikkatimizi çeken, kavurucu sıcaklara rağmen 4-5 saatlik mesafede her santimin yemyeşil olmasıydı.
Şehrin en merkezi yeri olan Başçarşı ile gezmeye başladık. Rehberimiz çarşıyı gezdirip, tarihi özelliklerinden bahsetti. Uzun bir yol, trafiğe kapalı, 2 tarafında mağazalar, kafeler, restoranlar var. Yolun bir kısmı Osmanlı bir kısmı ise Avusturya-Macaristan imparatorluğu zamanında yapılmış. İki kısmın mimarisi birbirinden farklı, genel olarak gençlerin oluşturduğu bir kalabalık hakim. Orada olduğumuz dönem hava sıcaklıkları oldukça yüksek olduğundan ve Ramazan ayına denk geldiğinden, gündüz çarşı daha boş oluyordu. Ancak akşam cıvıl cıvıl, hareketli, oldukça renkli bir cadde haline geliyor. Belgrad'daki kadar olmasa da :)
Bombalanan çarşının yenilenmiş hali
Cadde üzerinde gezerken, yıllar önceden haberlerden hatırlayacağımız bombalanan ve pek çok kişinin ölümüne sahne olan çarşılardan birini gördük; hem de Bosna'daki ikinci günümüz olayın yıl dönümüymüş, bu anıların bu kadar taze hepimizi derinden etkiledi.







Tünel Evi
İkinci günümüzde güne ünlü "Tünel"e giderek başladık. Anlatılanlara göre, Bosna-Hersek'in savaşı kazanmasını sağlayan gizli bir silah olan bu tünel, etrafını çeviren dağların tamamı Sırp orduları tarafından kuşatılmışken, Sarajevo'nun dünya ile tek bağlantısı olmuş.
Gittiğinizde görecekleriniz, size çok duygulu anlar yaşatacak, tüyleriniz diken diken olacak. Tünelin kısacık bir bölümünü görüyorsunuz, ancak tünele girmeden küçük bir video gösterisi izliyorsunuz.
Savaş sırasında çekilmiş pek çok amatör videonun bir kolajı. Bir aksiyon filmi, bir mizanpaj, bir efektler topluluğu değil; gerçek hayattan, sizin gibi, benim gibi insanların yaşadıkları, güldükleri, yedikleri, içtikleri, yürüdükleri, yaşadıkları yer olan vatanlarında başlarına gelen o savaştan sahneler izliyorsunuz. Ben de orada olan herkes de, hep birlikte çok etkilendik. Şehirden çıkmaya yakın, kenar mahallelerde küçücük bir evin garajında başlayan bir hikaye. Ilidca yani aslında Ilıca diyebileceğimiz bir semtin yakınlarında, biz önce tramvay sonra taksi yaptık ama Ilidca'dan yürünürmüş. Çok da uzak değilmiş. Dönerken de kısmen yürüyüp kısmen otobüse bindik.
Vrelo Bosne
Buradan şehrin büyük bir doğal parkı olan Vrelo Bosne'ye gittik. Suyun kaynağı, suyun çıktığı yer.
Gerçekten çok güzeldi, sözlerle anlatmak çok zor, fotoğrafları en kısa zamanda ekleyeceğim.
Yemyeşil, ağaçlar, çiçekler, ördekler :) Suyun huzur verici sesi. Büyük bir park, içinde kafeler de var. Hatta biz faytonla gittik. Çok keyifli oldu, tabi koku dışında: D
Parkta yürüdük, kimileri suya ayaklarını soktu, kimi kaynağından su içti, o inanılmaz sıcakta çok güzel, serin ve huzurlu vakit geçirdik. Şehre dönmek biraz sorun oldu, çok kalabalıktık, 4 taksi çağırdık, sadece 3 tane geldi. Bekledik, bekledik, en sonunda şehre otostop çektik :) Çok tatlı bir çift aldı bizi. İngilizce çok bilmiyorlardı ama yanımdaki arkadaşla Almanca konuştular; onu da ben bilmiyorum. Pansiyon işletiyorlarmış, o kadarını anladım :)
Sarajevo'dan bir kare
Bizi otelimize bıraktılar, çok iyi oldu. Günün sıcak saatlerini otelin havuzunda serinleyerek
geçirdikten sonra akşam üzeri fotoğraf çekmeye çıktık. Nehrin kıyısında başlayan fotoğraf yolculuğumuz Başçarşı'da bitti.Sevgili tatil arkadaşımın nargile, benim de hediyelik eşya keyfimin arkasından otelimize döndük.Saraybosna gezisi, çok etkileyici oldu. Aslen memleketi Bosna Hersek olan rehberimiz yıllar süren iç savaş hikayesini her ne kadar taraf tutmadan anlatmaya çalışsa da, kendisi taraftı aslında, elinde değildi.

Evlerin duvarlarında kurşun izleri
Savaşın izlerini gördük, bu kadar yakın zaman önce bu kadar kanlı ve uzun süren bir savaşın gerçekleştiği bu coğrafyada en çok acı çeken şehirlerden birisiydi burası. Bugün her şeye rağmen yaralarını sarıp hayata devam etmeye çalışan bu şehir, yaşama sevinci ve enerjisiyle bizi etkiledi, kendine bağladı.
En çok acı veren ise, tramvay ile şehir merkezine giderken ya da şehir merkezinde gezerken farkına vardığımız bir konu oldu.
Gençler ne kadar saygılı ve buna benzer düşünceler içerisindeyken, bir süre sonra farkına vardık ki, aslında tramvayda, sokaklarda ve daha birçok yerde, genç ve yaşlı kuşakları görebiliyorsunuz, ama orta yaş kuşağından çok az temsilci var. Bunun farkına varmak içimizi acıttı. İnternette ya da bir sürü kaynakta yazan savaş sırasında ölen sivil ve asker nüfusuna dair pek çok rakam var, bunların doğruluğunu bilemiyorum. Ancak gözle tespit edebildiğimiz, bu yaşama sevinci dolu gerçekten güzel ve masum şehirde bir kuşağın neredeyse yok olmuş olduğuydu.

Gezinin en güzel tarafı ise, Bosna'dan ayrıldığımız güne kadar geçen 3 günde, Belgrad ve Bosna'da  hemen her yerde Türk kahvesi bulabiliyorsunuz. Sade Türk kahvesi cezveyle masanıza getirilip fincana dökülüyor, şeker yanında servis yapılıyor, genelde de bir lokum ikram ediliyor.
gezilmesi görülmesi gereken güzel yerler, bunu kısa sürede fotoğraflarla da destekliyor olacağım.
Balkan gezisinin devamında, Hırvatistan-Dubrovnik'te görüşmek üzere :)

15 Eylül 2011 Perşembe

Belgrad ile başlayalım Balkanlar gezimize :)

Kale meydan'dan bir kare
Bayramdan önceki hafta Cuma günü, turumuza Belgrad ile başladık.
(Bu arada Belgrad'a indiğimizde hava 38 dereceydi :))




Havanın sıcak olmasından biraz etkilensek de, gezinin ilk günü olması dolayısıyla büyük bir performans ile Kale Megdan (Kale Meydan) ile gezimize başladık.

Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta görülebiliyor
Nehir kenarındaki kale surlar arasında kalan bu büyük tarihi diyebileceğimiz park, hem tarihi açısından hem de panoramik fotoğraf çekim yapabilmek için oldukça güzeldi.
Arkasından şehir içerisinde bazı yerleri panoramik olarak gezdik, Terazi caddesi, Cumhuriyet anıtı ve yeni inşa edilen kiliseyi gördükten sonra otelimize yerleştik.
38 derece havada yaptığımız gezintiden sonra, elbette ki duş ihtiyacımız vardı, ama gündüz sokaktaki borular patlamış; sular turuncu-kahverengi akıyordu. Duşumuzu alamadan dışarıya çıktık.
Önce Terazi caddesine gittik, İstiklal Caddesi benzeri, trafiğe kapalı, oldukça kalabalık, aynı zamanda da çok keyifli ve eğlenceli bir cadde. Bir çok sokak performansı izleyebilirsiniz. Hatta bisiklete benzer pedallı, tuhaf bir makine ile köpükler çıkartarak tüm çocukların eğlencesi haline gelen bir tanesi vardı ki, keşke fotoğrafını çekebilmiş olsaydım :)
Skadarlija Caddesi - Yemek yediğimiz restaurant - Zlatni Bokal
Biraz dolaştıktan sonra, Skadarlija caddesine gittik. Rehberimiz yemek ve eğlence için tavsiye etmişti. Fransız sokağına benzeyen, önlerine masalar atılmış şirin restaurantlar, ellerinde enstrümanlarıyla masa masa dolaşıp lokal müzikleri çalan müzisyenler var.
Tüm caddeyi dolaştıktan sonra caddenin en başında görüp beğendiğimiz restauranta geri döndük.
İnternetten okuduğumuz yorumların yönlendirmesiyle, sırp salatası, cevapcici, pljeskavica ve house vine istedik. Sırp salatası, bildiğin çoban salata, cevapcici bildiğin İnegöl köftesi, pljeskavica da bildiğin hamburger çıkınca yeni lezzetler deneyememiş olmamızın biraz hayal kırıklığı olmakla birlikte, yemekler lezizdi. Zaten gezide fikirbirliğine vardırğımız konulardan birisi, Balkanlar etten anlıyor :)
Yemekten sonra etrafta dolanıp bir kafeye oturduk, geç vakitlerde yine müzisyenler lokal parçalar çalmaya başladı ve biraz müzik dinleyip, Balkan usulü erik ve kayısı rakısı daha doğrusu rakija denedik. İlk yudum tüm yemek borumu yakarak geçince kendi içkimi sevgili tatil arkadaşıma teslim ettim :) Ama değişik ve tadılması gerek bence.
Ertesi gün yolda 4-5 saat geçireceğimizi de düşünerek ve yolda uyuyabilmek için gece 2 ye kadar müzik dinledikten sonra otele döndük.
Ertesi sabah, erken kalkıp duş almayı başardım, ama tatil arkadaşım ne yazık ki suya yetişemedi :)
Hızlıca toparlanıp, Sarajevo'ya doğru yola çıktık.
Belgrad açıkçası içimizde kaldı. Keyifli, eğlenceli bir şehir; ekonomik koşulları düşünürsek, insanlar çok huzurlu ve hayattan keyif alıyor gibi görünüyorlar. Bayanlar açısından çok rahat bir şehir, geç vakte kadar rahatça tek başlarına dolaşabiliyorlar (ki aslında bu bir artı değil, doğal bir durum olmalı). Pek çok açıdan beğendim ve daha uzun süre vakit geçirebilmeyi çok isterdim.

8 Eylül 2011 Perşembe

Bir tatil daha :) - Balkanlar'da 7 ülke - başlangıç

En son 1 ay önce yazmışım, bak sen, ne şaşırtıcı :)
Ne desem ki, keşke her gün yazabilsem, ama şu 1 ay öyle koşuşturmacalı geçti ki kendim bile anlayamadım :)
Önce bayramdan önceki hafta izne çıkacağım belli oldu, tabi izin öncesi iş toparlamalar, koşuşturmacalar derken, zaten izinde olduğum haftayı memleketteki evde, bilgisayar başında çalışarak geçirdim.
Bu arada saçımda bazı değişiklikler yapmaya karar verdim, beni hç görmediğiniz için bilemiyorsunuz tb. Kumra saçlarım var, kıvırcık. Ancak bir dünya beyazım olmuştu. Saç rengi değiştirme arzum yoktu, kuaföre gidip aynı ya da 1 ton koyusuna boya dedim. Kesim fena olmadı ama, saçlarım bir nevi turuncu oldu.
eve dönüp koşa koşa saçlarımı tekrar marketten aldığım boyayla boyadım.Şimdi fena değiller.
10 gün boyunca tatil fotoğraflarında o turuncu saçla çıkmayı göze alamazdım :)
Sonra 10 günlük bir Balknalar turuna çıktık, aslen eski yugoslavya'yı gezdik diyebilirim.
Sırbistan- Belgrad ile başlayıp, Bosna-Hersek - Sarajevo, Hırvatistan-Dubrovnik, Karadağ- Herceg Novi, Arnavutluk-Tiran, Makedonya-Ohrid-Üsküp ile devam ettik ve Kosova- Prizren ile tamamladık.
Belgrad-Kosova arasında tur otobüsümüzle toplam 2500 km yaptık.
Çok yorucu, yoğun ama bir o kadar keyifli bir gezi oldu.
Bir iş arkadaşımla katıldığım turda, çok tatlı insanlarla tanıştık, çok güzel arkadaşlıklar edindik, çooook eğlendik.
Uzun zamandır yaptığım en güzel tatil oldu; hatta belki de en güzeliydi diyebilirim.
Gezinin detayları ve fotoğrafları yarın yazacağım yazıya koymayı planlıyorum, çünkü hala bu makineye fotoları atamadım. Tembellik mi desem iş yoğunluğu mu :) Mazeret çok.
Tatille ilgili yazmak/konuşmak/anlatmak istediğim başka konular var.
Beraber gittiğim arkadaşla ilgili bunlar.
Daha önce de sık sık görüşmekten, bunun nasıl algılanması gerektiğini bilmediğimden vs bahsetmiştim.
Bu tatil çok ilginç oldu. Ne düşüneceimi bilemeyerek gittim.
2 aydır sık sık beraber vakit geçirdiğim, ne hissedeceğimi de ne hissettiğini de bilemediğim arkadaşla bir anda 10 günlük yoğun, yorucu bir geziye çıkmaya karar verdik.
Herşey göz açıp kapayıncaya kadar oluverdi.
Tatilin başında tedirgindim, ama herşey çok güzel gitti.
10 gün boyunca aynı odada kalmanın verdiği samimiyet ayrı bir konu; onun dışında da herşey çok farklıydı.
Hayatımda tanıdığım, en kibar, en nazik, en düşünceli insan olabilir kendisi. Sadece bana karşı değil, herkese karşı. Turdaki herkesi düşünüp, herkesle ilgilenecek kadar. uzun zamandır, kimsenin beni böyle düşünüp, benimle böyle ilgilendiğini hatırlamıyorum.
Tüm hayatım boyunca sahip olduğum hiçbir erkek arkadaşım/sevgilim (sonuncusunu bu cümlenin tamamen dışında tutarım) benimle bu kadar ilgilenmemişti; beni bu kadar düşünmemişti. Hayatımda hiç kimsenin benim için bu kadar çok şey yapmasına izin vermemiştim (kapıları açmak, çantaları taşımak, benim yerime düşünüp benim yerime işleri halletmek). Hep kendi ayakları üzerinde durmayı, yardım almamak sandım. Kimse de ben "hayır", "gerek yok" dediğimde ısrar etmedi bana. beni kendi halime bıraktılar. Herşeyi kendi başıma yaptım.
Şimdi birine kendini böyle açmak çok ilginç ve aramızda sevgililik olmamasına rağmen sanırım hayatım boyunca kimse kendimi bu kadar "kadın" hissettirmemişti. Hani, kırılgan, ilgilenilmesi, üzerine titrenmesi gereken bir varlık gibi.
Ve bunu beni hiç kırmadan, bağımsızlık dürtümü zedelemeden yapmayı başarabiliyor.
Evet, arkadaşlık dışında birşeyler olsa nasıl olurdu diye aklımdan geçmiyor değil. Zaten facebook'ta fotoğraflar yayınlandığından beri şirket çalkalanıyor; beraber misiniz sorularının haddi hesabı yok :)
Bu sorular da kafasını karıştırabiliyor insanın. Beğeniyor muyum? Evet. İster miydim? Belki Nasıl olurdu diye merak ediyor muyum?  Kesinlikle.
Ama, bu kadar iyi bir arkadaş olmuşken bana, ne bir adım atmak istiyorum; ne de bu konuyu düşünerek kendi kafamı karıştırmak.
İnsanlar hala sormaya devam ediyor, bense bazen özlüyorum. Eee 10 gün gece gündüz sürekli beraberdik, şimdi ayrı ayrı odalarda uyanıyoruz ne de olsa :)
Sonuçta, dünya üzerinde böyle adamların olabileceği fikri içimi ısıtıyor. (Umarım kendisinden birkaç tane daha vardır.)
Güçlü, bağımsız bir kadınla, onun etkisi altında ezilmeden ilişkisini/arkadaşlığını sürdürebilecek; aynı zamanda onu kırmadan, kaçırmadan, onunla ilgilenip koruyup kollayabilecek adamlar.
Canım tatil/iş arkadaşım,
Umarım senden daha vardır ve kader kendisini benim karşıma çıkarır :)

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Lacivert - Brunch -- Bir kahvaltı incelemesi daha

Merhabalar efenim, bir süre aradan sonra yine karşınızdayım.
Geçtiğimiz hafta Lacivert'e brunch'a gittik; görüşlerimi ve tecrübemi sizlerle paylaşmak isterim.
Bilmeyenler için, Lacivert, tam da FSM köprüsü'nün ayağının altında, Anadolu Yakası'nda bulunan, denizin tam kenarında, muhteşem boğaz manzaralı bir restoran.
Hem konum hem de yemekler sebebiyle odukça da tuzlu bir yer :)
Akşam yemeğine gitmek kısmet olmadı, ancak 2. kez kahvaltıya gittim.
Deneyimlerimi paylaşmam gerekirse :
Herşeyden evvel büfe saat 11:00'da başlıyor, benim biyolojik saatime göre biraz geç. Gitmeden önce sabah erken saatlerde, uyanınca, birşeyler atıştırmak zorunda kaldım.

11 gibi mekana vardığımızda büfe yeni açılmıştı ve sıra vardı. Oldukça aç olduğumuzdan, hemen sıraya girdik. çeşit anlamında çok başarılı olduğunu söyleyebilirim; hatta gittiğim açık büfe kahvaltılar içerisinde en çok çeşidi olan yer.

Peynir çeşitleri çok başarılı, aynı şekilde kuru meyve  ve reçel çeşitleri de. (kuru erik ya da kayısıdan duta kadar pek çok çeşit kuru meyve, domatesten patlıcana pek çok çeşit reçel mevcut)
Arada yöresel bazı yemekler/tatlılar da var.
Açıkçası oldukça yedim; genel olarak da güzeldi.
Ancak, börek v.b. çeşitlerinin biraz daha fazla olmasını umardım; onun yerine bol bl yumurtalı ekmek vardı, ki onu da çok severim.

Manzara, yemek çeşitleri çok güzel olmakla birlikte, açık büfe olmayan içeceklerde problem olduğunu düşünüyorum.
Çay kötüydü, herkes çay yerine kendisini meyve sularına şerbetlere vs verdi :)
Kahvaltının üstüne içtiğimiz türk kahvesi, hayatım boyunca içtiğim en kötü değilse de en kötü kahvelerden birisiydi.
Üstelik kahve siparişini verdikten 15 dk sonra aslında siparişlerin alınmadğının farkına varıp, tekrar sipariş vermek zorunda kaldık.
Aslında, çay, kahve v.b. dışında garsonlar oldukça ilgili ve çalışkandı.

Kısaca, kabalık olduğu için servisteki hatalar kabul edilebilir demek isterdim, ama açık büfe yemek/kahvaltı veren bir yerde bunların olmaması gerekir.
Yöresel tatların daha öne çıktığı, daha iyi bir servisin olduğu bir kahvaltı beklentim yerine gelmiş olmasa da; hava ve manzara çok güzeld; keyifli bir kahvaltı edip, tıka basa doyduk.
Sadece fiyat/performans anlamında düşününce, muhteşem bir kahvaltıydı diyemiyorum. Çünkü 50 TL İstanbul Boğazı'ndaki bir yer için bile pahalı aslında :)