Anlatacak ne var bakıyorum, neredeyse hiçbirşey
Yine de kendi kendime kafamı karıştıracak birşeyler buluyorum
Birkaç senedir beraber çalıştığın bir arkadaşla bir hafta içerisinde 2 si dışarıda, biri evde 3 akşam beraber takılsanız; bundan farklı bir anlam çıkar mı acaba?
Yani ne düşünmeliyim, ben de bilmiyorum
Dışarıda görüştüğümüz olurdu, bu kadarı da biraz çok ama. Peki bu ne demek, birşeyler mi gelişiyor aramızda? Böyle düşünerek, farklı bir gözle bakarak, bakmaya çalışarak bozuyor muyum arkadaşlığımızı ilişkimizi, yoksa bunu hiç düşünmemek mi saçma olur.
İlgimi çekmiyor değil, ama tuhaf bir his var içimde hala.
Aylar önce yazdığım, içinde olmamam gerektiği halde bitiremediğim, devam ettiğimi o ilişki; elimi kolumu bağlıyor.
Bir insanı çok seviyorsan, ama beraber olamıyorsan, engel olacak he rtürlü koşul mevcutsa; ama karşındaki hayatını birlikte geçirmek istediğin, belki ömrün boyunca en içten sevdiğin kişiyse...
Devam edemiyorsan, geri gidemiyorsan ama olduğun yerde de kalamıyorsan......
Ne yaparsın?
Yani bitsin istiyorsun, kafanda bitirmeye çalışıyorsun, ama olmuyor; kendini bir başkasıyla düşündüğün anda bile, sanki hayatının erkeğini, ait olduğun adamı aldatmışsın gibi ağrılar giriyor karnına, miden bulanıyor.
Öbür taraftan da, beraber olamıyorsanız, ikinizden değil, hayatta daha önceden yaptığınız seçimlerden kaynaklanıyorsa; geri dönüşü de yoksa o seçimlerin...
yani beraber olamıyor, ayrı olamıyor, başkasıyla olamıyorsanız ....
Ne yapabilirsiniz?
Etrafınızda en belirgin şekilde ilgilendiğini belli eden kişileri bile yok saymak zorunda kalıyorsun
düşüncesi bile hasta ediyor
ama yalnızsın işte, sonuna kadar
yalnız uyuyor, yalnız uyanıyorsun.....
Ne yaparsan yap, onu içinden, yüreğinden atamıyorsun....
kendimi nasıl bu duruma getirdim bilmiyorum
karşıdaki kişinin elini kolunu bağlayan o sebep, o sevgi, o sorumluluk da çok daha kutsal, çok daha güçlü olunca sana duyduğuna göre
ne kaldı elinde
yalnızlık
o zaman işte, geziyorsun, tozuyorsun, eve gidesin gelmiyor, nereye çağırsalar gidiyorsun, iş arkadaşlarınla takılıyorsun
sonra da neler oluyor diye düşünüyorsun
kendi kendine kurup, senaryolar yazıyorsun, sonra miden bulanıyor.....
çıkış yolunu bulamıyorum, tünelin sonunda ışık göremiyorummm.....
kendime yardım edemiyorum
Bu işlerde daha yeniyim :) Gezmeyi, yemeyi, yeni yerler keşfetmeyi, yazmayı ve paylaşmayı severim :) bu yüzden de buradayım :)
22 Temmuz 2011 Cuma
7 Temmuz 2011 Perşembe
yazmak, yazamamak
| "içimdeki karabulut büyüyor gün geçtikçe" |
Güya benim için bir nevi günlük olacaktı burası; gezi yazılarının vs. yanı sıra.
Kendime yazdığım mektuplar olmalıydı bu alan, tabi başkalarının da okuduğu mektuplar:)
Kendimi hem başkalarına hem kendime açmam gereken bir araç olacaktı burası. Konuşamadıklarımı yazıp içimi dökeceğim, paylaşamadıklarım paylşacağım, hatta yazarken kendimle hesaplaşacağım bir alan olacaktı benim için, özgürlük olacaktı.
Olmadı ama, neden bilmiyorum; ama tahminlerim var.
yazmıyorum, yazamıyorum; elim gitmiyor...
Son yıllarda, son 2 yılda, yaşadıklarım, yaşamadıklarım,yaşayamadıklarım, seçimlerim kabullenemediğim bir durumda.
Yazmak istiyorum, yazacak birşey bulamıyorum. Hayatım bomboşmuş ve yazacak hiçbirşey yokmuş gibi geliyor.
Sonra farkediyorum ki, değil aslında, ama insan yaptıklarının yaşadıklarının hesabını kendine bile veremeyince, yapabileceği en güzel şey inkar etmek oluyor, hepsini yok sayıyor.
kendimle yüzleşemiyorum, dolayısıyla yazamıyorum. Ama yazmaya başlamamın sebebi buydu aslında
bir kısır döngü, bir paradoks; tıkanıp kalıyorum
hayatımda kendim de inanmadığım, arkasında duramadığım şeyler oluyor. Ya da oluyor demeyelim, ben buluyorum, ben seçiyorum.
Çekiyorum mantıksız ne varsa şu hayatta, olmayacak, olamayacak ne varsa peşinden gidiyorum.
hep sorguluyorum, neden? nasıl? ne anlamı var? hayattaki amacımız ne?
sadece doğup, büyüyüp, okula gidip, mezun olup, iş bulup, evlenip, çocuk yapıp sonra da evde mi oturmalıyız? (erkekler için listeye askerlik eklenip evde oturmak kısmı çıkartılabilir vs)
nasıl karar verilir, ne olacağına, ne okuyacağına, nerede çalışıp kiminle evleneceğine?
iş insanı mutlu mu etmeli yoksa para mı kazandırmalı. Ne yazık ki ikisinin bir arada olduğu durumlar az malum.
evlilik, mantıklı mı olmalı yoksa aşk, sevgi, tutku dolu mu? ya da arkadaşlık?
uzun süreli ilişkilerim olmuş, deli gibi aşık olmuşum, olmazın peşinden koşmuşum bile bile.
kimisinin olmayacağı belliymiş, zaten yanlışmış, adam yanlışmış, sebeb yanlışmış; kimisinde aşktan kör olmuşum, yürümeyeceğini anlamamışım. Kimisinde de, bakmışım, sevmişim, yanında şu dünya üzerinde hiçbir yerde olmadığım kadar mutlu ve huzurlu olmuşum, beraber yaşlanmak, beraber çocuklarımızı büyütmek istemişim. ama olmamış, olamazmış da. Çünkü herkes benim gibi sormamış bu soruları. Kimisi kabullenmiş.
büyümüş, okumuş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, kendinden beklenenleri yapıp hayatına devam etmiş. Düşünmemiş, sorgulamamış, uygun bulunanı yapmış.
Mutsuzluktan ölüyor olsa bile şu hayatında, yapamaz, kaderini değiştiremez artık.
Peki ya ben, bunca yıl doğru insanı arayıp bulmuşum, içimdeki sevgim, yaralı kalbim avuçlarımın arasında, öylece kalakalmışım.
Ne yapayım?
Bağrıma taş basıp yoluma devam mı edeyim ? Olmuyor, özlem yüreğimi dağlıyor.
Peki kaderlerimizi değiştirmek için mücadele mi edeyim? Olmuyor, yüreğim elvermiyor, yakıştıramıyorum kendime.
Ama bakamıyorum başka kimseye, aldatmakmış gibi geliyor, hayatımda olmasa, olamasa bile sevdiğim insan. Yapayalnız ve çaresiz hissediyorum kendimi. atacak adımım yok, hamlem kalmamış. Kendimi akıntıya bıraktım, sürükleniyorum.
Sevgi herşeye yeter mi? Herşeyi çözer mi? Yok mu bir çözüm yöntemi ?
5 Temmuz 2011 Salı
Günler geçiiiiip gidiyor...... zaman akıyor.... ömür bitiyorr......ya ben? ben n'apıyorum?
Size de oluyor mu? Ben bazen accaip paniğe kapılıyorum.
Zamanın ne kadar hızlı aktığını görünce ( göreceli bir kavram sonuçta, Einstein'in dediği gibi, kızgın bir soba üzerinde geçen dakikalarla mutlulukla geçen dakikalar aynı olamaz :))
Çocuklar büyüyor, bazen hatırladığım ufacık bir anının üzerinden kaç yıl geçtiğini hesaplamaya çalışınca kendi kendime şoka giriyorum :)
Bazen zaman akıyor, ama benim hayatım duruyormuş gibi hissediyorum.
Düşününce, 10 yıldır aynı yerde çalışıyorum, inanılır gibi değil zaten; hem de ilk iş yerim :)
4 yıldan uzun zamandır aynı evde oturuyorum, ama neredeyse o kadar zamandır da oturduğum evi sevmiyorum, ama bir türlü değiştiremiyorum :)
Hala araba kullanamıyorum, korkuyorum,
hala para biiktirmeyi başaramıyorum,
2 sene önce vermem gereken 3 kilo vardı, bu sürede rakam 5 oldu :) Bu konuda hayatım durmuyor, geriye doğru gidiyor :D
bunca senedir düşündüğüm emba başvurusunu ancak bu yıl yapabildim, yanıt bekliyorum,
1,5 yıldır süren, aylar önce kafamda "tamamdır, artık bu sefer bitti" dediğim ilişkiye durup durup geri dönüyorum, bitiremiyorum, devam ediyorum, dolayısıyla da
Hala bekarım :)
hayatımın durumunu "eylemsizlik" olarak nitelendiriyorum.
hep bekliyorum ya da ne yapıyorsam yapmaya devam ediyorum. Tıpkı maddenin eylemsizlik özelliği gibi, her madde yaptığı şeyi yapmaya devam etmek ister; tıpkı araba fren yaptığında öne doğru yapılan istemsiz hareket gibi.
benim hayatım da böyle işte, her ne yapıyorsam, aynen devam ediyorum:(
Tüm bunlar olurken benim hayatımda neler var peki ?
İş yerinde bol bol akşam mesailerine kalıyorum,
arkadaşlarımla sık sık uzuuun kahvaltılara gidiyorum,
görmediğim yerlere gidip her seferinde "buraya bir de yazın gelmeli" ya da " bir daha gelirsek şuraya da gidelim" diyerek tatillerden dönüyorum,
arkadaşlarımın düğünlerine gidip onları evlendiriyorum,
yakın arkadaşlarımın çocuklarına ablalık yapıyorum,
genel olarak çevremdeki pek çok insana ablalık yapıyorum,
hatta güzin ablalık yapıyorum :),
hep eski güzel günleri anıyorum,
bulamayacağımı/belki de bulunamayacağını bile bile mutluluğu arıyorum...
hep de dışarıda ve sahip olamadığımda arıyorum, nedense artık.
Bu yıl kararlar vermiştim. Hayatımın durduğu ama zamanın aktığı hissine kapılmamak için, aksiyonlar vardı almam gereken.
Gözlerimin ameliyatı oldu, emba başvurusunu da yaptım.
Ama yetmez, direksiyon kursuna gitmeliyim, İngilizce'mi daha iyleştirmeliyim, kilo vermeli düzelni spor yapmalıyım.
Liste böyle uzar gider işte.
Sonuçta biiir sürü maddeden 2 tanesini yapmışım
Evde tv karşısında geçirdiğim haftasonunun sayısı gerçekleştirdiğim maddelerden daha fazladır :(
Ama nasıl değiştireyim, ekndimi nasıl motive edeyim bilmiyorum.
Zaman durmuyor, akıp gidiyor, ama be hala duruyorum sanki :( İlerlemek istesem de, bir adım bile gidememişim sanki:(
Zamanın ne kadar hızlı aktığını görünce ( göreceli bir kavram sonuçta, Einstein'in dediği gibi, kızgın bir soba üzerinde geçen dakikalarla mutlulukla geçen dakikalar aynı olamaz :))
Çocuklar büyüyor, bazen hatırladığım ufacık bir anının üzerinden kaç yıl geçtiğini hesaplamaya çalışınca kendi kendime şoka giriyorum :)
Bazen zaman akıyor, ama benim hayatım duruyormuş gibi hissediyorum.
Düşününce, 10 yıldır aynı yerde çalışıyorum, inanılır gibi değil zaten; hem de ilk iş yerim :)
4 yıldan uzun zamandır aynı evde oturuyorum, ama neredeyse o kadar zamandır da oturduğum evi sevmiyorum, ama bir türlü değiştiremiyorum :)
Hala araba kullanamıyorum, korkuyorum,
hala para biiktirmeyi başaramıyorum,
2 sene önce vermem gereken 3 kilo vardı, bu sürede rakam 5 oldu :) Bu konuda hayatım durmuyor, geriye doğru gidiyor :D
bunca senedir düşündüğüm emba başvurusunu ancak bu yıl yapabildim, yanıt bekliyorum,
1,5 yıldır süren, aylar önce kafamda "tamamdır, artık bu sefer bitti" dediğim ilişkiye durup durup geri dönüyorum, bitiremiyorum, devam ediyorum, dolayısıyla da
Hala bekarım :)
hayatımın durumunu "eylemsizlik" olarak nitelendiriyorum.
hep bekliyorum ya da ne yapıyorsam yapmaya devam ediyorum. Tıpkı maddenin eylemsizlik özelliği gibi, her madde yaptığı şeyi yapmaya devam etmek ister; tıpkı araba fren yaptığında öne doğru yapılan istemsiz hareket gibi.
benim hayatım da böyle işte, her ne yapıyorsam, aynen devam ediyorum:(
Tüm bunlar olurken benim hayatımda neler var peki ?
İş yerinde bol bol akşam mesailerine kalıyorum,
arkadaşlarımla sık sık uzuuun kahvaltılara gidiyorum,
görmediğim yerlere gidip her seferinde "buraya bir de yazın gelmeli" ya da " bir daha gelirsek şuraya da gidelim" diyerek tatillerden dönüyorum,
arkadaşlarımın düğünlerine gidip onları evlendiriyorum,
yakın arkadaşlarımın çocuklarına ablalık yapıyorum,
genel olarak çevremdeki pek çok insana ablalık yapıyorum,
hatta güzin ablalık yapıyorum :),
hep eski güzel günleri anıyorum,
bulamayacağımı/belki de bulunamayacağını bile bile mutluluğu arıyorum...
hep de dışarıda ve sahip olamadığımda arıyorum, nedense artık.
Bu yıl kararlar vermiştim. Hayatımın durduğu ama zamanın aktığı hissine kapılmamak için, aksiyonlar vardı almam gereken.
Gözlerimin ameliyatı oldu, emba başvurusunu da yaptım.
Ama yetmez, direksiyon kursuna gitmeliyim, İngilizce'mi daha iyleştirmeliyim, kilo vermeli düzelni spor yapmalıyım.
Liste böyle uzar gider işte.
Sonuçta biiir sürü maddeden 2 tanesini yapmışım
Evde tv karşısında geçirdiğim haftasonunun sayısı gerçekleştirdiğim maddelerden daha fazladır :(
Ama nasıl değiştireyim, ekndimi nasıl motive edeyim bilmiyorum.
Zaman durmuyor, akıp gidiyor, ama be hala duruyorum sanki :( İlerlemek istesem de, bir adım bile gidememişim sanki:(
| hiç gelmeyecek bir gemiyi bekler gibi |
20 Haziran 2011 Pazartesi
Tatil sonrası rehaveti
1 aydır yazmamışım ya, bahane hazır. Tatil hazırlıkları, o arada şirketteki işlerin toparlanması - ki tatilde daha az aranmalı :)-, Emba başvurusu için yazılan makaleler, doldurulan formlar, referans mektubunu yazıp imzalasın diye GMY'nin başında bekledim :), derken tatil -ki çok güzeldi ama yetmedi :)-, tatil sonrası oy vermeye yetiş, işe gelip çığrından çıkmış olan herşeyi yoluna koymaya çalış derken, geçiiip gidivermiş.
Ayıptır söylemesi, tatil çok güzeldi. Kaş'a gittim, her yıl olduğu gibi, ancak hep Temmuz'da giderken bu sefer tatil sezonunu erken açtım.
Çok seviyorum burayı, blog'da yazmaya da korkuyorum aslında.
Yerinin sapa olması,havaalanlarına da uzak olması sebebiyle, ne insanı ne doğası bozulmuş.
![]()
Her gün ayrı bir plajda denize girebiliyorsunuz. Bir gün Küçükçakıl, bir gün Büyük çakıl, bir gün Limanağzı, mümkünse Bilal'in yeri, bir gün yarımadada Aquarius'un plajında, bu sayı daha da artar.
Biraz yola razıysanız, en önemli yer Kaputaş plajı.Zaten yolda yanından geçerken, ilk kez gördüğünüzde şöföre seslenip arabayı durdurmak ve kendinizi sulara bırakmak istiyorsunuz :) Bize öyle olmuştu.
Bu arad plaj dediğime bakmayın, Kaputaş ve Bilal'in yeri dışındakilerin tamamında, deniz derin, kumsal yok, platfrom gibi bir yerden denize giriyorsunuz. Ama derinliğine rağmen cam gibi berrak, Kendinizi içine bırakma isteği duymanıza sebep olan, çok güzel bir lacivert su.
Tabi bir de ritüel'lerimiz var.
Son 2 gün Aquapark'ta kaldık. Orası da Kaş ruhunu çok yansıtmayan, yarım pansiyon, kendi kapalı sistemi olan bir otel ama, deniz suyundan havuzu çok güzeldi, ayrıca yemekler, havuz bar vs ge.ekten çok güzel.
1-2 gece en azından kalıp tam bir dinlenme tatili yaşayabilir, aynı zamanda güzel bir servisten yararlanıp, güzel yemekler yiyebilir, güzel kokteyller içebilirsiniz.
Gittim, ama 1 hafta yetmedi. Tekne turuna gidemedik, ben daha önce gittim tabi ki, yanımdaki arkadaş gitmemişti. Hala da gidemedi ne yazık ki.
Kısmetse 2. hafta, ya da en azından bir 3-4 gün daha mutlaka:)
Ayıptır söylemesi, tatil çok güzeldi. Kaş'a gittim, her yıl olduğu gibi, ancak hep Temmuz'da giderken bu sefer tatil sezonunu erken açtım.
Çok seviyorum burayı, blog'da yazmaya da korkuyorum aslında.
| Bilal'in yeri |
Yerinin sapa olması,havaalanlarına da uzak olması sebebiyle, ne insanı ne doğası bozulmuş.
| Kaputaş plajı |
Her gün ayrı bir plajda denize girebiliyorsunuz. Bir gün Küçükçakıl, bir gün Büyük çakıl, bir gün Limanağzı, mümkünse Bilal'in yeri, bir gün yarımadada Aquarius'un plajında, bu sayı daha da artar.
Bu arad plaj dediğime bakmayın, Kaputaş ve Bilal'in yeri dışındakilerin tamamında, deniz derin, kumsal yok, platfrom gibi bir yerden denize giriyorsunuz. Ama derinliğine rağmen cam gibi berrak, Kendinizi içine bırakma isteği duymanıza sebep olan, çok güzel bir lacivert su.
Tabi bir de ritüel'lerimiz var.
- Mercan'da balık yemek. Mutlaka girmeden pazarlık edin, eğer mevsimiyse, Mercan'da mercan yiyin. mezeler muhteşem, kedi Osman Efendi de acaip sıcakkanlı, hemen gelip kucağınıza oturuveriyor.
- Bahçe Balık'ta kağıtta kılıç balığı ve ahtapot ızgara. Gerçi yanımdaki arkadaş gelen bütün ahtapotu görünce yiyemedi ama olsun, böylece hepsini ben yedim.
- Çınarlar Pide'de pide yiyin, mutlaka. Kıymalı-kaşarlı ya da kuşbaşı kaşarlı.
- Meydan'daki çay bahçesinin yanında, waffle ve Maraş dondurması satan bir çift var. Hatta akşamları yöresel kıyafetler giyiyorlar(Maraş yöresi)
- Akaşm yemeğinden sonra, Dejavu, Mavi, Barcelona. Dejavu'da pina colada olabilir, ama Mojito değil. Mavi'de bira iyidir bence. Barcelona'da taze çilek, şeftali ya da kavun suyuna votka içmelisini ki, tek kelimeyle muhteşem.
- Nur Beach a la carte restorana gittik, yemekler güzel ama Kaş ruhuna çok uygun bir yer sayılmaz. Kaş'a gelip Bordum ya da Çeşme arayanlardansanız, tam size göre:)
- Küçükçakıl Derya beach'te bir gününüzü geçirin mutlaka, deniz mahsullü bir pizzaları var, tadı hala damağımda. Deniz zaten muhteşem, özellikle soğuk deniz sevenler için bir cennet.
- Bilal'in yeri'nde semizotu ve domates ağırlıklı bir salata, yanına da kıymalı ve kaşarlı avcı böreği :)
- Kekova ve adalar tekne turuna gidin, Batık şehri görün. Kaleköy'de soğuk birşeyler için. Akvaryum koyunda denize girin.
Son 2 gün Aquapark'ta kaldık. Orası da Kaş ruhunu çok yansıtmayan, yarım pansiyon, kendi kapalı sistemi olan bir otel ama, deniz suyundan havuzu çok güzeldi, ayrıca yemekler, havuz bar vs ge.ekten çok güzel.
1-2 gece en azından kalıp tam bir dinlenme tatili yaşayabilir, aynı zamanda güzel bir servisten yararlanıp, güzel yemekler yiyebilir, güzel kokteyller içebilirsiniz.
Gittim, ama 1 hafta yetmedi. Tekne turuna gidemedik, ben daha önce gittim tabi ki, yanımdaki arkadaş gitmemişti. Hala da gidemedi ne yazık ki.
Kısmetse 2. hafta, ya da en azından bir 3-4 gün daha mutlaka:)
26 Mayıs 2011 Perşembe
Yeni bir gezi-Kazdağları-Ayvalık
Bir süredir yazamadım(Bu başlangıç klasik oldu galiba :) )
Ama bu bekleyişe değeceğini umuyorum (hahahaha çok komiksinnnn , okuyan var mıydı blogu :D)
19 Mayıs tatilini birleştirip, Kazdağları-Ayvalık-Cunda turuna gittik.
Turla gezmek adetim değildir, ama yıllardır yazlık münasebetiyle hep belirli kısımlarına gittiğim bu bölgenin farklı bir yüzünü keşfetmek istedim. Önüme de hem aktif hem de uygun bir tur çıkınca, teklifi getiren arkadaşa hayır diyemedim.
Gece İstanbul'dan yola çıkıp, sabah saatlerinde Çanakkale üzerinden Atınoluk-Akçay arasında kalan otelimize ulaştık. Club Afrodit'te kaldık, fena değildi, temiz, yeşili bol bir otel daha doğrusu tatil köyü.
Ayrıca yemekler, özellikle de kahvaltı ve akşamları da salata/zeytinyağlı büfesi oldukça iyiydi. Nihayetinde 1,5 kilo kadar alıp döndüm :D
Neyse, gezimize gelirsek, tüm gece süren tıngır mıngır ve uzuuun yoldan sonra, biraz dinlenip hemen Yeşilyurt köyü'ne doğru yola çıktık.
Oldukça sevimli, butik oteller ve şirin restaurant/cafelerle dolu köyü yürüyerek dolaşıp otlu dondurma yedik. Otlu dondurma deyince, aklınıza yeşil yeşil otlu bir dondurma gelebilir, gelmesin. Kakule, zencefil, tarçın v.b. otlarla yapılmış değişik dondurmalar vardı, oldukça da değişik lezzetlere sahiptiler. Denenmelerinde fayda var bence.
Behramkale'ye çıkış parkuru, o yorgunluğun üzerine bizi tüketti tabi, ama manzara görülmeye değerdi.
Tarihi anlamda geriye kalmış daha doğrusu kalmamış olanlar çok tatmin edici ya da etkileyici değil, yine de topraklarımızın üzerindeki tarihin ne kadar eskiye dayandığını, ne kadar geriye gittiğini görmek açısından oldukça güzeldi.
Antik Liman'da balık yedik, çok başarılı bulmadım. Ancak meşhur Assos dondurmacısından waffle dedikleri kornet hamurundan yapılma 2 tane yuvarlak hamurun içerisine dondurma ve çikolata sosu (sarelle gibi birşey) koyuyorlar, ki günün en güzel kısmıydı :) Yemesi biraz zor olsa da, değer :)
En son Adatepe Zeytinyağı Müzesi'ne gittik. Hem zeytinyağı hakkında bilgi edinip müzeyi gezdik, hem de zeytinyağı ve zeytin ağacı ürünlerinden aldık. henüz yağ ve sabunları deneme fırsatım olmadı, olduğunda ayrıca paylaşırım.
Yol yogunluğuyla akşam erkenden uyuduk.
Ertesi gün, yine yakınlardaki Adatepe Köyü'nü gezerek güne başladık. Sevimli küçük taş binalardan örülü güzel bir köy. Temiz hava, sessiz ortam, köy meydanındaki kahvede bir sade kahve ya da serin bir limonata sizi kendinize getiriyor. Zeytin sütü diye de birşey aldım, ama pek tabi ki henüz deneyemedim.
Sonra da yürüyerek köyün yakınındaki Zeus Altar'ına çıktık, keyifli bir yoldu. manzara çok güzeldi, ancak altarın olduğu yüksek noktadaki sarnıcın içerisinde yüzlerce pet şişeyi görünce gerçekten sinir oldum. hangi insa evladı, o tepeye kadar çıkıp, o güzel manzara, yüzlerce yıllık tarih karşısında,böyle bir tepki verip elindekini pet şişeyi sarnıç penceresinden içeriye atar ? Bir tane iki tane değil, bir sürü. İnanılmaz:(
Tahtakuşlar Köyü'ndeki Etnoğrafya Müzesi'ni gezdik. Bir öğretmenin kişisel çabalarıyla kurulmuş olan, ailesinin çabalarıyla da devam eden bu güzel müze mutlaka görülmeli. Ufacık bir yer ama birbirinden ilginç yüzlerce obje barındırıyor. Yöre halkının günlük hayatına ve tarihine özgü çok güzel objelerin yanı sıra, dünyanın en uzun deri kaplı kaplumbağa mumyası ya da müzeyi gezen turist v.b. kişilerin gittikleri yerlerde gönderdikleri çook ilginç farklı objeler var. http://etnografya-galerisi.com/
Aceleden dolayı fotoğraf çekemedim, ama hem sayfasını hem de yolunuz düşerse kendisini gezmenizi tavsiye ederim.
Çamlıbel köyünde verdiğimiz küçük molada köyü gezip "Saklı Bahçe" Reastaurant'ta yemek yedik. Ortam çok güzel, ancak büyük bir gurp olmamız ufak bir işletme olan restaurantı servis konusunda biraz zora sokmuş olabilir.
En son Hasan Boğuldu ve Sutüven Şelalesini gezdik. uzun vakit ayırılabilecek, gezmesi keyifli bir yer. tepelerde, ağaşıl ormanlık bir alanın ortasında tertemiz bir su, büyük bir şelale ve organik ürünlerin satıldığı güzel bir pazarcık var.
Son gün Şeytan Sofrası, Ayvalık ve Cunda'da geçti; ama çok verimli bir gün değildi. Cunda'da akşam rakı-balık yapamadıktan sonra (rakı da içmem ama olsun) kendimi Cunda'ya gitmiş gibi hissetmiyorum. Şeytan Sofrasının manzarası muhteşemdi, özellikle de hava açık olduğu ve hiç sis olmadığı için gerçekten her yer çok güzel görünüyordu.
Çok keyifli, biraz yorucu ama güzel bir gezi oldu. Birkaç footoğrafı da eklemey çalıştım, naçizane ben çektim.
Kısacası , o taraflara yolunuz düşerse:
Ama bu bekleyişe değeceğini umuyorum (hahahaha çok komiksinnnn , okuyan var mıydı blogu :D)
19 Mayıs tatilini birleştirip, Kazdağları-Ayvalık-Cunda turuna gittik.
Turla gezmek adetim değildir, ama yıllardır yazlık münasebetiyle hep belirli kısımlarına gittiğim bu bölgenin farklı bir yüzünü keşfetmek istedim. Önüme de hem aktif hem de uygun bir tur çıkınca, teklifi getiren arkadaşa hayır diyemedim.
Gece İstanbul'dan yola çıkıp, sabah saatlerinde Çanakkale üzerinden Atınoluk-Akçay arasında kalan otelimize ulaştık. Club Afrodit'te kaldık, fena değildi, temiz, yeşili bol bir otel daha doğrusu tatil köyü.
Ayrıca yemekler, özellikle de kahvaltı ve akşamları da salata/zeytinyağlı büfesi oldukça iyiydi. Nihayetinde 1,5 kilo kadar alıp döndüm :D
| Yeşilyurt köyü'nde bir kafe |
| Yeşilyurt köyü'nde bir butik otel |
Neyse, gezimize gelirsek, tüm gece süren tıngır mıngır ve uzuuun yoldan sonra, biraz dinlenip hemen Yeşilyurt köyü'ne doğru yola çıktık.
Oldukça sevimli, butik oteller ve şirin restaurant/cafelerle dolu köyü yürüyerek dolaşıp otlu dondurma yedik. Otlu dondurma deyince, aklınıza yeşil yeşil otlu bir dondurma gelebilir, gelmesin. Kakule, zencefil, tarçın v.b. otlarla yapılmış değişik dondurmalar vardı, oldukça da değişik lezzetlere sahiptiler. Denenmelerinde fayda var bence.
| Öngen Otel'den körfez manzarası |
Kısa bir yürüyüşle, köyün en üst noktasındaki Öngen Butik oteline kadar çıkıp oradan güzel vadi ve körfez manzarası fotoğrafları çektik.
Otobüsümüze geri dönerek, Assos'a (Behramkale) doğru yola çıktık. Geceden kalan yol yorgunuğuyla birlikte, giderken biraz uyuklamış olabiliriz. Kadırga koyu yine muhteşem görünüyordu. Behramkale'ye çıkış parkuru, o yorgunluğun üzerine bizi tüketti tabi, ama manzara görülmeye değerdi.
En son Adatepe Zeytinyağı Müzesi'ne gittik. Hem zeytinyağı hakkında bilgi edinip müzeyi gezdik, hem de zeytinyağı ve zeytin ağacı ürünlerinden aldık. henüz yağ ve sabunları deneme fırsatım olmadı, olduğunda ayrıca paylaşırım.
Yol yogunluğuyla akşam erkenden uyuduk.
| Adatepe Köyü'nden bir kare |
Sonra da yürüyerek köyün yakınındaki Zeus Altar'ına çıktık, keyifli bir yoldu. manzara çok güzeldi, ancak altarın olduğu yüksek noktadaki sarnıcın içerisinde yüzlerce pet şişeyi görünce gerçekten sinir oldum. hangi insa evladı, o tepeye kadar çıkıp, o güzel manzara, yüzlerce yıllık tarih karşısında,böyle bir tepki verip elindekini pet şişeyi sarnıç penceresinden içeriye atar ? Bir tane iki tane değil, bir sürü. İnanılmaz:(
Tahtakuşlar Köyü'ndeki Etnoğrafya Müzesi'ni gezdik. Bir öğretmenin kişisel çabalarıyla kurulmuş olan, ailesinin çabalarıyla da devam eden bu güzel müze mutlaka görülmeli. Ufacık bir yer ama birbirinden ilginç yüzlerce obje barındırıyor. Yöre halkının günlük hayatına ve tarihine özgü çok güzel objelerin yanı sıra, dünyanın en uzun deri kaplı kaplumbağa mumyası ya da müzeyi gezen turist v.b. kişilerin gittikleri yerlerde gönderdikleri çook ilginç farklı objeler var. http://etnografya-galerisi.com/
Aceleden dolayı fotoğraf çekemedim, ama hem sayfasını hem de yolunuz düşerse kendisini gezmenizi tavsiye ederim.
Çamlıbel köyünde verdiğimiz küçük molada köyü gezip "Saklı Bahçe" Reastaurant'ta yemek yedik. Ortam çok güzel, ancak büyük bir gurp olmamız ufak bir işletme olan restaurantı servis konusunda biraz zora sokmuş olabilir.
| Hasan Boğuldu |
Son gün Şeytan Sofrası, Ayvalık ve Cunda'da geçti; ama çok verimli bir gün değildi. Cunda'da akşam rakı-balık yapamadıktan sonra (rakı da içmem ama olsun) kendimi Cunda'ya gitmiş gibi hissetmiyorum. Şeytan Sofrasının manzarası muhteşemdi, özellikle de hava açık olduğu ve hiç sis olmadığı için gerçekten her yer çok güzel görünüyordu.
Çok keyifli, biraz yorucu ama güzel bir gezi oldu. Birkaç footoğrafı da eklemey çalıştım, naçizane ben çektim.
Kısacası , o taraflara yolunuz düşerse:
- Cunda'da rakı-balık yapın, kabak çiçeği dolması mutlaka yiyin.(Bunlar önceki tecrübelerimden)
- Ayvalık'ta Ayvalık tosu yiyin, güzel yapıyorlar, özel bir ekmeği var, İstanbul'dakilere benzemez.
- Adatepe köyü ve Zeus Altar'ına gidin, körfez manzarası çok güzel, uzun ama güzel bir parkur(900 mt kadar hafif bir rampa), sakın sarnıca pet şişe atmayın, atan görürseniz uyarın :)
- Yeşilyurt köyü çok güzeldi, 1-2 günlüğüne oradaki butik otellerde kafa dinlemek, temiz hava alıp organik ve de lezzetli gıdalar tüketmek herkese iyi gelebilir bence. Olmazsa da geçerken uğramak lazım.
- Etnoğrafya Müzesi ya da galerisine, mutlaka gidin.
- Assos'a da gidin, Liman'da dondurma waffle ından yiyin, Kadırga koyu, herkesin ömrü boyunca en az 1 kez yüzmesi gereken bir yer:)
- Hasan boğuldu da görülmeli, özellikle yazları çok dolu olduğunu tahmin edebiliyorum.
29 Nisan 2011 Cuma
Ada Dans Tiyatrosu
Merhaba ,
Bugün sizlere dans tiyatrosuyla ilgilinen ve ilk zamanlarını ilk gösterilerini bilen "bana" göre her geçen yıl daha da gelişen, genç arkadaşlarımın yaptığı ve yapacağı gösterilerden bahsetmek istiyorum.
Dans Tiyatrosu herkese çok tanıdık bir ifade gibi gelmese de, sergiledikleri performansı " söyleyecek sözü olanların, bunları kelimelerle değil de, bedenleriyle söylemesi" şeklinde nitelendirebiliriz.
İzleyen kişinin farklı duyu ve duygularına hitap eden; anlatmak istediklerini müzikleriyle, kareografileriyle anlatmaya çalışan bir gösteri sergiliyorlar.
Gösterileri ilk zamandan bu yana değişti, gelişti, güzelleşti.
Ben tarafsız bakamam, kardeşlerim gibiler:) Bu işe başladıkları , evin salonunda, televizyonun neredeyse yere uçması pahasına yaptıkları provaları hatırlıyorum :) Bir nevi içinde değilsem de işin, yanından, kendrında köşesindeydim :)
Her gittiğim gösteride, her alkışta, her övgüde onlar adına, onlar kadar sevindim.
"y" kuşağı diye bahsettiğimiz, belki heryerde olmaya çalışırken, hiçbiryerde "tam" olamayan, farkındalık seviyesinin biraz daha düşük olmasını beklediğimiz kuşaktan gençler.
Ama, gözlemliyorlar, okuyorlar, izliyorlar, dinliyorlar, çalıyorlar, dans ediyorlar, hareket ediyorlar; en önemlisi kendilerini ifade etmek için birşeyler yapıyorlar.
yapmaya çalıştıklarıyla, gelecek kuşak için umutlu olmamı sağlıyorlar; bunun için onlara teşekkür etmek istiyorum.
Siz de yolunuz düşerse, 9,13,14 Mayıs'ta gösterileri var.
9 Mayıs'taki Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde;(diğerlerinin yerini henüz bilmiyorum, ama öğrenince yazarım)
Genç insanların, sanatın, düşüncenin, yakın tarihin, sevginin, arkadaşlığın, hatırlamanın, berbaer birşeyler yapmanın güzelliği etrafında nasıl da bir araya geldiklerine ve enerjilerini o küçücük sahneden sizlere nasıl aktardıklarına tanık olun.
Bugün sizlere dans tiyatrosuyla ilgilinen ve ilk zamanlarını ilk gösterilerini bilen "bana" göre her geçen yıl daha da gelişen, genç arkadaşlarımın yaptığı ve yapacağı gösterilerden bahsetmek istiyorum.
Dans Tiyatrosu herkese çok tanıdık bir ifade gibi gelmese de, sergiledikleri performansı " söyleyecek sözü olanların, bunları kelimelerle değil de, bedenleriyle söylemesi" şeklinde nitelendirebiliriz.
İzleyen kişinin farklı duyu ve duygularına hitap eden; anlatmak istediklerini müzikleriyle, kareografileriyle anlatmaya çalışan bir gösteri sergiliyorlar.
Gösterileri ilk zamandan bu yana değişti, gelişti, güzelleşti.
Ben tarafsız bakamam, kardeşlerim gibiler:) Bu işe başladıkları , evin salonunda, televizyonun neredeyse yere uçması pahasına yaptıkları provaları hatırlıyorum :) Bir nevi içinde değilsem de işin, yanından, kendrında köşesindeydim :)
Her gittiğim gösteride, her alkışta, her övgüde onlar adına, onlar kadar sevindim.
"y" kuşağı diye bahsettiğimiz, belki heryerde olmaya çalışırken, hiçbiryerde "tam" olamayan, farkındalık seviyesinin biraz daha düşük olmasını beklediğimiz kuşaktan gençler.
Ama, gözlemliyorlar, okuyorlar, izliyorlar, dinliyorlar, çalıyorlar, dans ediyorlar, hareket ediyorlar; en önemlisi kendilerini ifade etmek için birşeyler yapıyorlar.
yapmaya çalıştıklarıyla, gelecek kuşak için umutlu olmamı sağlıyorlar; bunun için onlara teşekkür etmek istiyorum.
Siz de yolunuz düşerse, 9,13,14 Mayıs'ta gösterileri var.
9 Mayıs'taki Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde;(diğerlerinin yerini henüz bilmiyorum, ama öğrenince yazarım)
Genç insanların, sanatın, düşüncenin, yakın tarihin, sevginin, arkadaşlığın, hatırlamanın, berbaer birşeyler yapmanın güzelliği etrafında nasıl da bir araya geldiklerine ve enerjilerini o küçücük sahneden sizlere nasıl aktardıklarına tanık olun.
21 Nisan 2011 Perşembe
İnternet özgürlük mü, yasaklar dünyası mı?
Ne anladık bu işten, blogum var, yazı gönderebiliyorum, ama kendim göremiyorum.
Blogger kapalı değil, blogspot kapalı... Acaba neden? Blogspot altındaki tüm blogları kapatırken, ne düşünülüyor, bilsem.
İnternetin özgür bir dünya olduğunu kabul ediyorum. Kısıtlamaların daha az olduğu, kişilerin fikirlerini daha rahat ortaya koyduğu, ama bu kadar özgür olmalı mı, o da ayrı bir tartışma konusu tabi ki.
İnternet, gerçekten de sanal bir dünya. Gerçek hayatta baskı altında olan, kişiliğini saklamak ya da bastırmak zorunda kalan, çeşitli sebeplerle yüzyüze iletişimde kendisi gibi olamayan pek çok insan, kendini internet ortamında tekrar buldu.
Facebook, Second Life tarzı oyunlar, farmville ve benzeri sanal ortamlarda süren hayatlar, ilişkiler, sorumluluklar v.b.
Bir yandan insanlar kendileri olur hatta ikinci, üçüncü, n'inci "sanal" kişiliklerini oluştururken, bir yandan da tamamen kuralsız bir dünya haline gelmeye başladı internet.
Yani internetin özgür olması, bu ortamı kullanarak birine hakaret etmeyi yasal kılar mı? İnsanların kişilik hakları internette yok mu oluyor? İnternette kişilik haklarıma saldırı olduğunda, bunun yanıtı/cezası yine aynı kuralsız dünyada, karşıdakinin blog sayfasını hack'lemek, hakkında iğrenç şeyler yazan bir web sayfası oluşturmak v.b. mi olmalıdır?
Gerçek ve sanal dünya birbirinden bu kadar ayrılabilir mi? Tamamen birbirinden izole, farklı dünyalar mı?
Gelelim, yasaklara, kapatma kararlarına? ne kadar doğru veriliyor kararlar? Neyi kapatıypruz, nasıl kapatıyoruz? Kapatma kararına sebep olabilecek eylemlerden internet dünyasında ne kadar çok var, kimbilir?
Gerçekten ne kadarı bulunuyor, hep birisinin suçu duyurması, şikayetçi olması gerekiyor. belki internet kullanıcıs değilim, bir yerlerde interneti kullanan birileri bana hakaret ediyor, yalan/asılsız yazılar yazıyor, okuyan herkesin kafasında yanlış bir algı oluyor, çünkü internet bu, herkes girebilir, herkes görebilir.
Gençler birbirlerine buradan saldırıyorlar, bazen ergenlik çağında birisi için fiziksel ya da sözlü bir saldırıya göre çok daha derin yaralar bırakıyor.
Kişilikleri henüz gelişme evresinde olan gencecik beyinler, zihinler; sanal dünyalarda bölünüyor.
Doğru/yanlış algısı ikiye ayırlıyor: gerçek ve sanal
kendi kurduğumuz sun ucular, kendi kuraduğumuz ağlar üzerinde yarattığımız, bizim eserimiz olan bu dünyada gerçekten tüm kuralar bu kadar farklı olabilir mi? Dinamikler bu kadar farklı olabilir mi?
Amma çok soru sordun, çok biliyorsan kendin cevapla, biz nereden bilelim v.s. demeyin, n'olur?
İnsanın kafasını karıştıran, sadece siyah ve beyazın olmadığı, gri bölgelerin çoğunlukta olduğu bir konu bu.
Yazarken, bu konuyu açarken aklımdan geçen de, "okuyanların kafasında ufak da olsa bir soru işareti oluşturabilir miyim acaba " şeklindeydi.
Kafanızı biraz karıştırabildiysem, birkaç soru işareti oluştuysa, belki kendi perspektifinizden yanıtlarıyla birlikte, ne mutlu bana:)
Blogger kapalı değil, blogspot kapalı... Acaba neden? Blogspot altındaki tüm blogları kapatırken, ne düşünülüyor, bilsem.
İnternetin özgür bir dünya olduğunu kabul ediyorum. Kısıtlamaların daha az olduğu, kişilerin fikirlerini daha rahat ortaya koyduğu, ama bu kadar özgür olmalı mı, o da ayrı bir tartışma konusu tabi ki.
İnternet, gerçekten de sanal bir dünya. Gerçek hayatta baskı altında olan, kişiliğini saklamak ya da bastırmak zorunda kalan, çeşitli sebeplerle yüzyüze iletişimde kendisi gibi olamayan pek çok insan, kendini internet ortamında tekrar buldu.
Facebook, Second Life tarzı oyunlar, farmville ve benzeri sanal ortamlarda süren hayatlar, ilişkiler, sorumluluklar v.b.
Bir yandan insanlar kendileri olur hatta ikinci, üçüncü, n'inci "sanal" kişiliklerini oluştururken, bir yandan da tamamen kuralsız bir dünya haline gelmeye başladı internet.
Yani internetin özgür olması, bu ortamı kullanarak birine hakaret etmeyi yasal kılar mı? İnsanların kişilik hakları internette yok mu oluyor? İnternette kişilik haklarıma saldırı olduğunda, bunun yanıtı/cezası yine aynı kuralsız dünyada, karşıdakinin blog sayfasını hack'lemek, hakkında iğrenç şeyler yazan bir web sayfası oluşturmak v.b. mi olmalıdır?
Gerçek ve sanal dünya birbirinden bu kadar ayrılabilir mi? Tamamen birbirinden izole, farklı dünyalar mı?
Gelelim, yasaklara, kapatma kararlarına? ne kadar doğru veriliyor kararlar? Neyi kapatıypruz, nasıl kapatıyoruz? Kapatma kararına sebep olabilecek eylemlerden internet dünyasında ne kadar çok var, kimbilir?
Gerçekten ne kadarı bulunuyor, hep birisinin suçu duyurması, şikayetçi olması gerekiyor. belki internet kullanıcıs değilim, bir yerlerde interneti kullanan birileri bana hakaret ediyor, yalan/asılsız yazılar yazıyor, okuyan herkesin kafasında yanlış bir algı oluyor, çünkü internet bu, herkes girebilir, herkes görebilir.
Gençler birbirlerine buradan saldırıyorlar, bazen ergenlik çağında birisi için fiziksel ya da sözlü bir saldırıya göre çok daha derin yaralar bırakıyor.
Kişilikleri henüz gelişme evresinde olan gencecik beyinler, zihinler; sanal dünyalarda bölünüyor.
Doğru/yanlış algısı ikiye ayırlıyor: gerçek ve sanal
kendi kurduğumuz sun ucular, kendi kuraduğumuz ağlar üzerinde yarattığımız, bizim eserimiz olan bu dünyada gerçekten tüm kuralar bu kadar farklı olabilir mi? Dinamikler bu kadar farklı olabilir mi?
Amma çok soru sordun, çok biliyorsan kendin cevapla, biz nereden bilelim v.s. demeyin, n'olur?
İnsanın kafasını karıştıran, sadece siyah ve beyazın olmadığı, gri bölgelerin çoğunlukta olduğu bir konu bu.
Yazarken, bu konuyu açarken aklımdan geçen de, "okuyanların kafasında ufak da olsa bir soru işareti oluşturabilir miyim acaba " şeklindeydi.
Kafanızı biraz karıştırabildiysem, birkaç soru işareti oluştuysa, belki kendi perspektifinizden yanıtlarıyla birlikte, ne mutlu bana:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

