14 Mart 2012 Çarşamba

İstanbul Modern- Restaurant

İstanbul Modern'in resmi internet sayfasından alınmıştır. 
Van Gogh Alive'dan hemen sonra, yan taraftaki İstanbul Modern müzesi içerisindeki restauranta geçtik.
İstanbul'da böyle bir yer olup da, bilmediğime gerçekten hem şaşırdım, hem üzüldüm.
Muhteşem bir deniz manzarası ve neredeyse, bırakın masayı, tek bir boş sandalye bulmanın bile çok zor olduğu bir yoğunluğa rağmen, güzel ve özenli servisleriyle, restaurantı çok başarılı buldum.
Menü oldukça geniş, İtalyan yanı ağır basan (pizza, makarna v.b.), ancak ev yapımı mantı ya da pideli köfte gibi yerel lezzetlere de göz kırpan bir menüleri var.
Güzel şarapları var, ama deneyemedim, saat bunun için biraz erkendi :)
Şu anda hayalim, hafif serin bir yaz/bahar gecesinde, önceden rezervasyonumu yaptırıp, balkon/terastaki masalardan birine kurularak, kırmızı şarabımı yudumlamak şeklinde.
Yemeklerin zaten başarılı olacağına inanıyorum, ama o manzarada hem yemek, hem şarap, hem de sevdiğin insanlarla güzel bir sohbet, eşsiz olacaktır diye düşünüyorum.
Fiyatlar ortalamanın biraz üzerinde, bu tarih itibariyle, ortalama bir yemek (alkolsüz olarak) 30-40 TL civarında tutacaktır, şarap, tatlı, kave v.b. eklere giderseniz tahmin edileceği üzere aynı oranda hatta şarabın çeşidine bağlı olarak biraz daha fazla artabilir.
Ancak önce Van Gogh Alive ile, gözlerime,kulaklarıma, beynime ve ruhuma, ardından da İstanbul Modern'in restaurantında mideme ve tat alma duyuma bir ziyafet çektiğimi söyleyebilirim :)

Van Gogh Alive Experience




Bu yazımda, geçtiğimiz Pazar günü gittiğim Van Gogh Alive Experience'dan bahsetmek istiyorum
Pazar günü, 2 arkadaşımla birlikte, Antrepo'daydık.
Çok büyük ve yüksek tavanlı bir oda içerisinde, yüksek çözünürlüklü pek çok projeksiyon  cihazından, odanın duvarlarında ve tabanında bulunan ekranlara Van Gogh'un en çok bilinen resimleri, oldukça detaylı ve yakın plan yansıtılıyor; bu görsel şölen, muhteşem müzikler ve ressamın özelikle yıllar boyunca kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda yapılan alıntılarla birlikte, gerçekten bir sergi olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşüyor.
Resimler ya da çalışmalar, alıntılar kronolojik sıra takip ediyor ve bu şölen yaklaşık 1 saat sürüyor, ki ben aslında saate bakana kadar zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadım :)
Ressamdan yapılan alıntılar, dünyaya bakış açısı, sanatı ve giderek artan hastalığıyla ilgili ipuçları vermenin çok ötesine geçiyor, gerçekten muhteşem müzikler ve kocaman boyutta resimlerle sizi ressamın yaşamında bir gezintiye çıkartıyor.
Bu 1 saat içerisinde, Van Gogh'un; zaman zaman umut dolu, zaman zaman spritiüel, zaman zaman karmaşık ve dengesiz, zaman zaman da acılarla dolu dünyasında bir gezi yapıyorsunuz.
1,5 saatten fazla içeride kaldık, aslında daha da kalınabilir, tekrar da gidilebilir. Ressamın karmaşık ama yaratıcı doğasının sizi sarsan, kışkırtıcı etkisi hissediyorsunuz.
İçeriye girmeden önce, ressamın özellikle ünlü ve görsel şölen içerisinde kullanılmış olan resimlerine ve bu resimleri hayatının hangi dönemlerinde çizdiğine dair duvar panoları var; bunları okuyarak içeriye girmek de etkiyi arttıracaktır.
Bir sanatçının kafasının içerisinde dolaşıp çıkmış gibi hissettim kendimi; o sancılı yaratma süreci, yaşanan zorluklar, ressamın doğaya, Tanrı'ya, büyük bir yaratma gücüne olan inancı ile hayat nasıl tutunmaya çalıştığı, zaman zaman ne kadar karamsarlığa düştüğü, zaman zaman ne kadar umut ve hayat dolu olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Seçilen müzikler de, alıntılar da, resimler de, uzun ve detaylı bir uğraşının sonucu belli ki.
Ben bu deneyimi herkese tavsiye ediyorum, herkes üzerinde farklı  bir etki yaratacağına inanıyorum, ama kimse oradan etkilenmeden, herhangi bir şey hissetmeden çıkmayacaktır, inanıyorum :)

29 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvaltı-5.Kat

Merhabalar efenim, yine bir kahvaltı yazımızda hep birlikteyiz :)
Şimdi siz 5. Kat ile ilgili bir yazı bekliyorsunuz, biliyorum, o zaten birazdan gelecek; ancak ilk kısım ilginç.
Pazar günü, 2 hafta öncede büyük bir hevesle (yeri ve manzarası itibariyle heveslendiğimiz) kuponlarımızı alıp rezervasyonumuzu yaptırdığımız Garden 74'e kahvaltıya gittik.
Önce zaten ufak bir rezervasyon krizi yaşandı, 3 kupon kodu göndermişim, rezervasyon 2 kişilik. Diyorum, 3 tane kod gönderdim, ama sonra arayıp iptal ettiniz diyorlar.
Neyse, sinirlenmedim, girdik içeriye oturduk ama, ilk izlenim korkunç. Böyle güzel boğaz manzaralı, nezih bir mahalledeki mekandan içeriye adımınızı atıyorsunuz, biz geldik kantin.
Masalar yemekhane kıvamında yan yana uzun uzun tren gibi dizilmişler. 1 tane büyükçe masada, kesilmiş simit, poğaça, domates, salatalık, biraz peynir, biraz zeytin....
Bu mudur kahvaltı, manzara deseniz, 2 hafta önce rezervasyon yaptırmamıza rağmen, mutfak kapısının önünde bir yerlerde oturuyoruz :(
http://www.5kat.com/
Baktık olacak gibi değil, daha önce de gittiğimiz, Cihangir'deki 5. Kat'a gidelim dedik. Hemen aradık, rezervasyon yaptırdık ve atlayıp Taksim'e gittik.
Hava da güzeldi, Elektrik idaresinin oralarda bir kapalı otoparka arabamızı park edip, Taksim İlk Yardım'ın önünden Cihangir'e, 5. Kat'a yürüdük.
Ve gerçekten de pişman olmadık.
Manzara deseniz, manzara; yiyecekler çok güzel.
Çeşit çeşit börekler, krepler, omletler, değişik peynirler, zeytinyağlı sarma kalem gibiydi, üstelik yaprağı da incecik, ağızda eriyor.
Hatta tazecik pişi bile vardı, birazını beyaz peynir, birazını da bal reçelle yedik.
Herşeyin tadına bakamadım bile, fazla geldi.
Servis çok güzeldi, garsonlar çok ilgiliydiler. Hata pek çok kahvaltı veren mekanın aksine, granül kahve değil, filtre kahve vardı, ki çay içmeyen ben, bu duruma çok mutlu oldum, birkaç tane içmişimdir.
Mabeyin ya da Lacivert kadar pahalı değil, ayrıca havalar güzelleştiğinde, teras da açılıyor,  aynı kahvaltıyı, çok güzel bir manzara eşliğinde, açık havada yapabiliyorsunuz.
Artık bu kahvaltılara puan falan vermem gerekecek sanırım, ama genel anlamda yorumum, "daha önce de gittim, yine giderim de". :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Balkanlar'a devam- Karadağ-Montenegro-Herceg Novi

Dubrovnik
Bir türlü elim erip de yazamadım şu Balkanlar gezisinin
tamamını :)
Daha 2 ülke yazabildim ancak, oysa toplamda
6 buçuk ülke gezdik, buçuk diyorum, Arnavutluk'un
neredeyse içinden geçtik, saatler sürdü ama doğru
düzgün pek bir yerini gezemedik. Neyse, lafı dolandırmayalım ve gelelim Karadağ'a
Kotor
Dubrovnik'ten yola çıktık, yolun daha başında bu güzel şehri şöyle yukarılardan fotoğraflayıp Karadağ'a doğru  yolumuza devam ettik. Önce Kotor  adlı, Dubrovnik'e çok benzeyen ve neredeyse o kadar iyi korunmuş başka bir tarihi şehre geldik. Yine surlar arasında eski bir şehir, Dubrovnik kadar olmasa da temiz ve hem mimari hem yerleşim olarak çok benziyor; ama kesinlikle daha ucuz :)
şehri gezdik, o arada yağmura yakalandık, güzel bir deniz mahsullü pizza yedik, Budva'ya doğru yola devam ettik. Budva, Karadağ'ın Bodrum'uymuş :)
Güzel bir sahil kasabası, orada da "yine" ufak bir "eski şehir" var, orayı şöyle bir turlayıp, akşam hangi bara hangi kulübe gelsek diye keşfe çıktık :)
Benim gece hayatına pek merakım yoktur, ancak tatilde yeni tanıştığımız arkadaşlar bu işe pek meraklı ve yer bulma/seçme konusunda pek becerikli, pek şanslıydılar:)
Dubrovnik-Kotor-Budva arasında biryerler :)
Budva'dan Herceg Novi'nin biraz dışında ve biraz daha yazlık mekanlarına doğru bir konumda olan otelimize gittik. Zaten akşam oluyordu, gün batarken muhteşem bir denize girdik. Tüm yorgunluğumuzu aldı, ne de olsa inanılmaz sıcak bir havada günün büyük kısmını yürüyerek geçirmiştik.
Giyinip hazırlanıp yemeğimizi yiyip, yola koyulduk. Bu arada Budva-Herceg Novi arası yaklaşık 1 saat 30 dakika hatta biraz daha fazla. Büyük bir körfezin farklı taraflarındalar ve arada bizim Eskihisar-Darıca hattındakilere çok benzeyen bir feribota biniyorsunuz.
Becerikli tatil arkadaşlarımız, bizi Budva'ya götürüp, gecenin bir köründe geri getirecek taksiler ayarladılar ve yola çıktık.
Budva'da barlar/kulüpler caddesi gibi bir yer var. Vardığımızda henüz saat 23:00 sularında olduğundan çok hareketli değildi ama zamanla hareketlendi.
Bir mekan beğenip girdik, içkilerimizi söyledik, hatta orada tanıştığımız arkadaşlardan bir tanesinin doğum günüydü, onun için özel bir kokteyl ayarladık ve DJ'i kendisinin doğum gününü kutlamaya ikna ettik :)
Tophill
Daha sonra da şehrin dışında, adından anlaşılacağı üzere biraz tepelerde bulunan Tophill adlı bir yere gittik. (Bu arada bu mekan bulma/seçme konusunda tekrar kendilerine saygılarımı sunuyorum :) )
Önceleri çok boştu ama zamanla doldu ve bütün gece gerçekten çok eğlendik, dans ettik, deli gibi fotoğraf çektik; inanılmaz derecede güzel vakit geçirdik.
Gerçi geri dönüşte, doğum günü çocuğu olan genç yağız delikanlı arkadaşımız alkolü fazla kaçırıp, üstüne başına, bizi götürüp getiren taksinin içine vs kustu ve zaten saat 7'de yola çıkmamız gerekiyordu; nasıl sabah olduğunu bile anlamadan ve hiç uyumadan kendimizi yolda bulduk :)
Arnavutluk'ta çektiğim tek fotoğraf-Tiran :)
Uyumamak için çok doğru bir geceydi, çünkü Arnavutluk-Tiran üzerinden Makedonya-Struga-Ohrid kıyısına gidilecekti ve yolda toplamda 10-11 saat geçirecektik.
Tüm yol boyunca uyuduk:)
Sadece bu tura gideceklere belirtmek istediğim çok önemli bir konu var.
Yolda, Arnavutluk'a girdikten hemen sonra tesis/market/çay bahçesi benzeri bir yerde mola veriliyor.
Orada ev yapımı/markasız bir kahve likörü satılıyor. Koli koli alın. Ne kadar paranız varsa hepsini alın.
Alkolle çok başı hoş bir insan değilim, ama kahve likörünü severim.
Bildiğiniz yerli/yabancı hiçbir kahve likörüne benzemeyen, çok güzel, çok lezzetli bir likör. Keşke orada tadına baksaymışım da, birkaç tane daha alsaymışım.
Gezinin son akşamında, Üsküp'te açıp hep birlikte içtik. Tadına doyamadık, geri dönüp alasımız geldi:)
Geriye önemli bir durak, Makedonya kaldı. O da bir dahaki sefere

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kahvaltı-Mabeyin

Çok geç saatlerde gitmedik, ama elbette ki ben uyanalı 2-3 saat olmuştu ve acıktığımdan dolayı gitmeden biraz birşeyler atıştırmıştım :)

Bu seferde kahvaltı için Mabeyin'deydik.
Ancak, bu yaptığıma çok pişman oldum. Çünkü, herşey gerçekten çok güzeldi ve ne kadar çok yemiş olursam olayım, yiyemediğim ve aklımda kalanlar oldu :)
Mabeyin'de kahvaltı için söyleyebileceklerim :

  • Öncelikle açık büfe kısmı, bazı diğer yerlere göre gözünüze yeterince zengin görünmeyebilir, ama aslında peynir zeytin çeşitleri güzel, reçeller çeşitli, kızartmalar, közlenmiş patlıcanlar, mücverler. Ama bunlara kendinizi çok kaptırmayın. Mümkün olduğunca az alın :)
  • Kahvaltıya mümkün olduğunca kalabalık gidin. Çünkü kahvaltının en güzel kısmı, masanıza servis edilen yöresel yiyecekler. hepsinden yemek istiyorsunuz, ancak bizim gibi iki kişi gidip açık büfeden de tabakları doldurunca, yöresel lezzetlerin 1-2 sinin tadına bakabiliyorsunuz, onların da hepsini yiyemiyorsunuz, yazık günah oluyor:)
  • Yöresel lezzetlerden  kaymak batırma ve katmer yiyebildik, her ikisi de çok başarılıydı. Ancak beyran, nohut dürüm v.b. lezzetleri çok merak ediyorum, başka bir sefer gittiğimde mutlaka deneyeceğim. 
  • Garsonlar çok ilgili, her konuda çok yardımcı ve sürekli size birşeyler yedirmeye çalışıyorlar :) 2 yıl önce ilk gidişimizde, açık büfeden birşeyler yemiştik sadece ve yöresel lezzetlerden hiç seçmemiştik. Kahvaltının sonuna doğru başgarson yanımıza gelip, sert bir ses tonuyla  "Hiçbirşey yemediniz doğru düzgün, sonra bir de Mabeyin'de kahvaltı ettik diyeceksiniz. şimdi size katmer yaptırıyorum, hepsi bitecek, ona göre" deyip gitmişti :) Önce neye uğradığımızı şaşırmış, sonra da bir süre gülme krizine girmiştik:)

Memnun kaldığımı söyleyebilirim. Lacivert'in benzer "yöresel" temalı kahvaltısından çok daha güzeldi. Çeşit sayısı az olmakla birlikte, daha butik, daha özenli bir kahvaltıyı daha ucuza ettik. Servisin güzel olması ve daha lezzetli bir Türk kahvesi de, kahvaltımızı taçlandırmış oldu :) Tavsiye ediyorum, sık gidemeyebilirsiniz, ama en azından deneyin.
Sonuç itibariyle, ucuz bir kahvaltı olmadığı kesin olmakla birlikte, Mabeyin'de kahvaltı hem gözünüzü hem karnınızı doyuruyor; hem de oldukça kaliteli ürünler ve özenli yiyeceklerle. Yöresel lezzetler de cabası. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bugün üzerine yazacağım konu çok keyifli değil, ama hayatın, hayatımızın bir gerçeği...
Çok sevdiğim eski bir iş arkadaşımı gördüm, 30'lu yaşlarında, 5-6 yıllık evli, eşini de tanıdığım ve çok da sevdiğim bir arkadaşım.
Daha 6 ay önceye kadar hayatları yolunda ve pek de güzel giderken, arkadaşımın eşinin göğsünde bulunan bir kitle ile herşey değişti. Kız, daha 30 yaşında sanırım; ya da daha 30 olmadı.
Kitle çok yayıldığından, 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde iki göğsü de alınmış.
Sad Girl
DesiBucket.com | Sad | Forward this Picture
Durumu öğrendiğimde, ameliyatlar bitmiş,evde nekahat sürecindeydi, ki bu süreçte çok yakın olduğu anneannesini kaybetti ve hiç de kolay olmayan bir dönemde, resmen tuz biber oldu. :(
Arkadaşımın eşini, halen görmedim; çünkü çok yakın arkadaşları dışında pek fazla kimseyle görüşmüyor.
Ancak, arkadaşımla buluşup dertleştik; başlarından geçenleri anlattı.
Sadece dinlerken bile içim bir tuhaf oldu; benden 3-4 yaş daha genç, belki daha fazla, gencecik bir kadın. Üstelik öyle güzeldir ki...
Böyle bir durumun onun hayatına getirdiklerini düşündüm.
Genç bir kadın, beğenilmek, güze görünmek ister. Ama geçirdiği operasyonun getirdiği bazı komplikasyonlar var; bir süre sonra hepsinin geçeceğine ve ilk kez onu gören birisinin hiçbir şey anlamayacağına eminim.
Ama şu anda, öyle hissetmiyor.
Ben de, eşi ve ailesi gibi, profesyonel yardım alması düşüncesindeyim, o da itiraz etmeyip gidiyor; ama katılıp içindekileri tecrübelerini paylaşacağı bir gruba bile katılamıyor. Çoğu orta yaşın üzerinde, en azında çocuk sahibi olabilmiş, onun yaşamış olmayı istediği bazı tecrübeleri yaşayabilmiş ve sonra hastalanmış kişilerle bir arada olmak, "Neden ben?" sorusunu daha çok sormasına sebep oluyor.
Gencecik yaşında, çook zor bir tecrübe atlattı; hatta atlatmakta...
Neler yaşadığını, neler hissettiğini anlamam, hayal etmem mümkün değil.
Etrafımda benzer süreçler yaşayan insanlar oldu, benzer hikayeler dinledim; kimi mutlu bitiyor, kimi hüzünlü.....
Ama, aslında diyorum, keşke bardağın dolu tarafını görebilse...
Kendisini çok seven ve çok sevdiği bir kocası var, maddi durumları onun sağlık sorunlarının üstesinden gelebilecek kadar iyi, operasyon başarılı sonuçlandı, şu anda son duruma göre kanserin tekrarlama ihtimali çok çok çok düşük, kemoterapiye bile ihtiyaç olmayacak gibi görünüyor.....
Hala yaşıyor, nefes alıyor, sabahları sevdiği kocasının yanında uyanıyor, yakın bir zamanda olmasa da bir gün bir çocuk sahibi olmayı hayal ediyor, herhangi bir engeli yok, ameliyatın izleri/etkileri henüz tam olarak geçmese de, yardıma ihtiyaç duymada istediği herşeyi yapabiliyor.....
keşke görebilse -ki umarım bu yakın bir zamanda olur- yapmaktan keyif aldığı şeyleri yapmaya devam edebilmenin, sevdiği yerlere gidip, sevdiği yemekleri yiyip sevdiği kokuları alıp, sevdiği filmleri izleyip, sevdiği sporları yapıp, üztelik tüm bunları sevdikleriyle yapabiliyor.
Hayat böyle bir şey....
Onun yaşadığı zorlukları ben yaşamadım, kendimi yerine koyamam, bu yüzden umarım ukalalık gibi gelmez kimseye....
Hayat/yaşam, çok çok kutsal....
Yaşayan herkes de yaşamla kutsanıyor işte....
Engeller olsa da, zorluklar olsa da, bazen istediklerimize istediğimiz anda sahip olamasak da, bazen hep elimizde olanlar bir anda bizden alınsa da....
Nefes almanın büyüsü, bir gün onu da bulacak, inanıyorum.....
Sabah yatağından kalkıp, kafasını camdan çıkarıp, o buz gibi havayı içine çektiğinde, yaşadığı için ve bunu yapabildiği için mutlu olacak....
Bir gün, başaracak.....
Bugün değil belki, ama yakında....
Hepimiz de dualarımızı, iyi dileklerimizi ya da pozitif düşüncelerimizi, her neyin gücüne inanıyorsak, o yolla, kendisine göndermeliyiz diye düşünüyorum....
Siz ne dersiniz?
Bu yazıyı okuyup başından kalkarken, aklınızda, "zavallı kız gencecik yaşta kanser olmuş" yerine "ne mutlu ona, kanseri yenmiş, dimdik ayakta" düşünceli olur umarım.......
Bu düşünceler evrenin neresinde olursa olsun, onu bulacaktır, inanıyorummm....
(Ben onun için dua edeceğim, kendi içinde zaten var olan gücü ve güzelliği tekrar görebilmesi için; ancak buna inanmayan ya da anlamsız bulanlar varsa, herkes kendi yoluyla onu düşünmek konusunda serbest)

8 Aralık 2011 Perşembe

Gelelim Hırvatistan-Dubrovnik'e

Sarajevo-Saray Bosna'dan Dubrovnik'e geçtik.
 Arada Mostar'a uğradık. Mostar köprüsü'nü geçip, Türk çarşısında gezip kahve molası verdik. Makedonya'ya kadar tatilin Türk Kahvesi içilebilen son noktasıydı, iyi ki vermişiz:)

Mostar'ın özellikle bizim gezdiğimiz eski ve turistik kısımları oldukça güzel, hem tarihi açıdan hem de nehir ve şehir öyle bütünleşmiş ve uyum sağlamış ki birbirine; binalar, nehir, yemyeşil doku, doğal bir güzellik insanın gözünü okşayan. 

                                                                                                                                                                                       
Dubrovnik 
En baştan söyleyeyim, tüm tatil boyunca harcadığım paranın yarısını Dubrovnik'te geçirdiğim 2 günde harcadım. Pahalı ve fazlasıyla turistik bir yer.
Dubrovnik
Ancak yine de sıcak hava için güzel bir tatil, denize girilebilecek bir sürü ada ve plaj var. Tarihi dokusu muhteşem, tertemiz, Balkan'dan çok Avrupa şehri izlenimi yaratıyor insanda. Adriyatik kıyısnda ve karşı kıyıları İtalya.  Venedik'e hiç gitmemiş birisi olarak ben bile Venedik etkisini hissettim:) televizyon ve internetten gördüğüm kadarıyla en azından :)
Akşam üzeri oradaydık, yolda başka bir şehirde mola verip yemek yedik, buz gibi kaynak sularına ayaklarımızı ve kafamızı soktuk, çünkü hava 50 derece falandı sanırım, tamam 50 değildi ama çok sıcaktı :)
Dubrovnik'e vardık ve surlar içerisindeki eski şehri gezdik. Çok güzel, neredeyse yüzyıllardır hiç bozulmamış. Rehberimizin eşliğinde 1-2 saatlik bir tur sonrasında otele döndük, o arada az da olsa fotoğraf çekip eski şehir hakkında bilgi edindik.
Otelimiz şehre biraz uzak olsa da güzeldi, en azından ben beğendim. -2. katta odaları rutubet kokan misafirler çok hoşnut kalmamışlar :)
Tekrar şehre döndük, yeni arkadaşlarımızla eski şehrin o güzel havasında yürüdük, oturup birer kahve içtik, gece daha da güzel göründü gözümüze, sokak partilerine takılıp kovada kokteyl içtik :)
Keyifli bir akşam geçirdik.
Dubrovnik'te gece


Bu daracık sokaklardan Dubrovnik'te çok var :)

















Ertesi gün erkenden kalkıp, bu sefer sabah ışığıyla biraz fotoğraf çektikten sonra Lokrum adasına doğru yola çıktık. Küçük motorvari teknelerin gittiği ufak bir adacık. Denize giriliyor, içinde birkaç tesis var. Adanın, teknelerin yanaştığı bölümünde değil de diğer tarafında eski tarihi bir yapının içerisinde deniz mahsulleri servisi yapan bir restaurant var. Koca tatil boyunca yediğimiz en pahalı yemek olmasının yanı sıra en güzeliydi de:)
Lokrum ve deniz mahsulleri :)
Denize girdik, güneşlendik, öyle plaj falan yok, kayaların üstüne örtülerimizi serip yattık. Adada bir de çıplaklar plajı var, cıbıl cıbıl insanlar görürseniz şaşırmayın :) Ama adanın ayrı bir köşesindeler oradan dışarı kıyafetsiz çıkılmıyor. Biz de adayı gezerken yanlışlıkla yolumuz düştü.
o gün güneşte biraz fazla kalmışız, yorulmuşuz, ben elbette ki hemen kıpkırmızı oldum. dönüşte eski şehirde fotoğraflar çekip dolaştık, teleferikle şehrin hemen arkasında bulunan tepenin üzerine çıktık ve makinenin pili bitti. Sinirden deli oldum, bitmesin diye Lokrum'da da fazla fotoğraf çekmemiştim ama yapacak birşey yoktu ne yazık ki :(
otelden dışarı çıkacak halimiz kalmamıştı, turdan diğerleri yine şehre gidip eğlenmişler. Biz 9 gibi odaya girip, duş alıp uyumuşuz. Dubrovnik maceramız böyle geçip gitti. deniz için çok güze, farklı farklı deniz girilecek bir sürü nokta, plaj ve ada var. Yazın deniz tatili için çok güzel bir yer olabilir. Ama pahalı olduğunu hatırlatırım. Sonraki yazılarımda, yine Adriyatik'te bulunan ve Hırvatistan'ın değişik versiyonu olan Kotor'dan bahsedeceğim. eski şehir'den deniz kıyılarına kadar Dubrovnik'in ucuz versiyonu gibi. Orası da bir opsiyon olabilir.