26 Mayıs 2011 Perşembe

Yeni bir gezi-Kazdağları-Ayvalık

Bir süredir yazamadım(Bu başlangıç klasik oldu galiba :) )
Ama bu bekleyişe değeceğini umuyorum (hahahaha çok komiksinnnn , okuyan var mıydı blogu :D)
19 Mayıs tatilini birleştirip, Kazdağları-Ayvalık-Cunda turuna gittik.
Turla gezmek adetim değildir, ama yıllardır yazlık münasebetiyle hep belirli kısımlarına gittiğim bu bölgenin farklı bir yüzünü keşfetmek istedim. Önüme de hem aktif hem de uygun bir tur çıkınca, teklifi getiren arkadaşa hayır diyemedim.
Gece İstanbul'dan yola çıkıp, sabah saatlerinde Çanakkale üzerinden Atınoluk-Akçay arasında kalan otelimize ulaştık. Club Afrodit'te kaldık, fena değildi, temiz, yeşili bol bir otel daha doğrusu tatil köyü.
Ayrıca yemekler, özellikle de kahvaltı ve akşamları da salata/zeytinyağlı büfesi oldukça iyiydi. Nihayetinde 1,5 kilo kadar alıp döndüm :D
Yeşilyurt köyü'nde bir kafe

Yeşilyurt köyü'nde bir butik otel













Neyse, gezimize gelirsek, tüm gece süren tıngır mıngır ve uzuuun yoldan sonra, biraz dinlenip hemen Yeşilyurt köyü'ne doğru yola çıktık.
Oldukça sevimli, butik oteller ve şirin restaurant/cafelerle dolu köyü yürüyerek dolaşıp otlu dondurma yedik. Otlu dondurma deyince, aklınıza yeşil yeşil otlu bir dondurma gelebilir, gelmesin. Kakule, zencefil, tarçın v.b. otlarla yapılmış değişik dondurmalar vardı, oldukça da değişik lezzetlere sahiptiler. Denenmelerinde fayda var bence.


Öngen Otel'den körfez manzarası
Kısa bir yürüyüşle, köyün en üst noktasındaki Öngen Butik oteline kadar çıkıp oradan güzel vadi ve körfez manzarası fotoğrafları çektik.
Otobüsümüze geri dönerek, Assos'a (Behramkale) doğru yola çıktık. Geceden kalan yol yorgunuğuyla birlikte, giderken biraz uyuklamış olabiliriz. Kadırga koyu yine muhteşem görünüyordu.
Behramkale'ye çıkış parkuru, o yorgunluğun üzerine bizi tüketti tabi, ama manzara görülmeye değerdi.
Tarihi anlamda geriye kalmış daha doğrusu kalmamış olanlar çok tatmin edici ya da etkileyici değil, yine de topraklarımızın üzerindeki tarihin ne kadar eskiye dayandığını, ne kadar geriye gittiğini görmek açısından oldukça güzeldi.
Antik Liman'da balık yedik, çok başarılı bulmadım. Ancak meşhur Assos dondurmacısından waffle dedikleri kornet hamurundan yapılma 2 tane yuvarlak hamurun içerisine dondurma ve çikolata sosu (sarelle gibi birşey) koyuyorlar, ki günün en güzel kısmıydı :) Yemesi biraz zor olsa da, değer :)
En son Adatepe Zeytinyağı Müzesi'ne gittik. Hem zeytinyağı hakkında bilgi edinip müzeyi gezdik, hem de zeytinyağı ve zeytin ağacı ürünlerinden aldık. henüz yağ ve sabunları deneme fırsatım olmadı, olduğunda ayrıca paylaşırım.
Yol yogunluğuyla akşam erkenden uyuduk.
Adatepe Köyü'nden bir kare
Ertesi gün, yine yakınlardaki Adatepe Köyü'nü gezerek güne başladık. Sevimli küçük taş binalardan örülü güzel bir köy. Temiz hava, sessiz ortam, köy meydanındaki kahvede bir sade kahve ya da serin bir limonata sizi kendinize getiriyor. Zeytin sütü diye de birşey aldım, ama pek tabi ki henüz deneyemedim.
Sonra da yürüyerek köyün yakınındaki Zeus Altar'ına çıktık, keyifli bir yoldu. manzara çok güzeldi, ancak altarın olduğu yüksek noktadaki sarnıcın içerisinde yüzlerce pet şişeyi görünce gerçekten sinir oldum. hangi insa evladı, o tepeye kadar çıkıp, o güzel manzara, yüzlerce yıllık tarih karşısında,böyle bir tepki verip elindekini pet şişeyi sarnıç penceresinden içeriye atar ? Bir tane iki tane değil, bir sürü. İnanılmaz:(
Tahtakuşlar Köyü'ndeki Etnoğrafya Müzesi'ni gezdik. Bir öğretmenin kişisel çabalarıyla kurulmuş olan, ailesinin çabalarıyla da devam eden bu güzel müze mutlaka görülmeli. Ufacık bir yer ama birbirinden ilginç yüzlerce obje barındırıyor. Yöre halkının günlük hayatına ve tarihine özgü çok güzel objelerin yanı sıra, dünyanın en uzun deri kaplı kaplumbağa mumyası ya da müzeyi gezen turist v.b. kişilerin gittikleri yerlerde gönderdikleri çook ilginç farklı objeler var. http://etnografya-galerisi.com/
Aceleden dolayı fotoğraf çekemedim, ama hem sayfasını hem de yolunuz düşerse kendisini gezmenizi tavsiye ederim.
Çamlıbel köyünde verdiğimiz küçük molada köyü gezip "Saklı Bahçe" Reastaurant'ta yemek yedik. Ortam çok güzel, ancak büyük bir gurp olmamız ufak bir işletme olan restaurantı servis konusunda biraz zora sokmuş olabilir.
Hasan Boğuldu
En son Hasan Boğuldu ve Sutüven Şelalesini gezdik. uzun vakit ayırılabilecek, gezmesi keyifli bir yer. tepelerde, ağaşıl ormanlık bir alanın ortasında tertemiz bir su, büyük bir şelale ve organik ürünlerin satıldığı güzel bir pazarcık var.



Son gün Şeytan Sofrası, Ayvalık ve Cunda'da geçti; ama çok verimli bir gün değildi. Cunda'da akşam rakı-balık yapamadıktan sonra (rakı da içmem ama olsun) kendimi Cunda'ya gitmiş gibi hissetmiyorum. Şeytan Sofrasının manzarası muhteşemdi, özellikle de hava açık olduğu ve hiç sis olmadığı için gerçekten her yer çok güzel görünüyordu.
Çok keyifli, biraz yorucu ama güzel bir gezi oldu. Birkaç footoğrafı da eklemey çalıştım, naçizane ben çektim.
Kısacası , o taraflara yolunuz düşerse:
  • Cunda'da rakı-balık yapın, kabak çiçeği dolması mutlaka yiyin.(Bunlar önceki tecrübelerimden)
  • Ayvalık'ta Ayvalık tosu yiyin, güzel yapıyorlar, özel bir ekmeği var, İstanbul'dakilere benzemez.
  • Adatepe köyü ve Zeus Altar'ına gidin, körfez manzarası çok güzel, uzun ama güzel bir parkur(900 mt kadar hafif bir rampa), sakın sarnıca pet şişe atmayın, atan görürseniz uyarın :)
  • Yeşilyurt köyü çok güzeldi, 1-2 günlüğüne oradaki butik otellerde kafa dinlemek, temiz hava alıp organik ve de lezzetli gıdalar tüketmek herkese iyi gelebilir bence. Olmazsa da geçerken uğramak lazım.
  • Etnoğrafya Müzesi ya da galerisine, mutlaka gidin.
  • Assos'a da gidin, Liman'da dondurma waffle ından yiyin, Kadırga koyu, herkesin ömrü boyunca en az 1 kez yüzmesi gereken bir yer:)
  • Hasan boğuldu da görülmeli, özellikle yazları çok dolu olduğunu tahmin edebiliyorum.
Gittiğimiz tesislerin (özelikle yeme içme) hiçbirisi çok kötü değildi, ama hiçbiri tavsiye edeceğim kadar iyi de değildi. Tekrar gittiğimde daha güzel yerler bulmayı umuyorum :)

29 Nisan 2011 Cuma

Ada Dans Tiyatrosu

Merhaba ,
Bugün sizlere dans tiyatrosuyla ilgilinen ve ilk zamanlarını ilk gösterilerini bilen "bana" göre her geçen yıl daha da gelişen, genç arkadaşlarımın yaptığı ve yapacağı gösterilerden bahsetmek istiyorum.
Grubun adı : Ada Dans Tiyatrosu
Dans Tiyatrosu herkese çok tanıdık bir ifade gibi gelmese de, sergiledikleri performansı " söyleyecek sözü olanların, bunları kelimelerle değil de, bedenleriyle söylemesi" şeklinde nitelendirebiliriz.
İzleyen kişinin farklı duyu ve duygularına hitap eden; anlatmak istediklerini müzikleriyle, kareografileriyle anlatmaya çalışan bir gösteri sergiliyorlar.
Gösterileri ilk zamandan bu yana değişti, gelişti, güzelleşti.
Ben tarafsız bakamam, kardeşlerim gibiler:) Bu işe başladıkları , evin salonunda, televizyonun neredeyse yere uçması pahasına yaptıkları provaları hatırlıyorum :) Bir nevi içinde değilsem de işin, yanından, kendrında köşesindeydim :)
Her gittiğim gösteride, her alkışta, her övgüde onlar adına, onlar kadar sevindim.
"y" kuşağı diye bahsettiğimiz, belki heryerde olmaya çalışırken, hiçbiryerde "tam" olamayan, farkındalık seviyesinin biraz daha düşük olmasını beklediğimiz kuşaktan gençler.
Ama, gözlemliyorlar, okuyorlar, izliyorlar, dinliyorlar, çalıyorlar, dans ediyorlar, hareket ediyorlar; en önemlisi kendilerini ifade etmek için birşeyler yapıyorlar.
yapmaya çalıştıklarıyla, gelecek kuşak için umutlu olmamı sağlıyorlar; bunun için onlara teşekkür etmek istiyorum.
Siz de yolunuz düşerse, 9,13,14 Mayıs'ta gösterileri var.
9 Mayıs'taki Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde;(diğerlerinin yerini henüz bilmiyorum, ama öğrenince yazarım)
Genç insanların, sanatın, düşüncenin, yakın tarihin, sevginin, arkadaşlığın, hatırlamanın, berbaer birşeyler yapmanın güzelliği etrafında nasıl da bir araya geldiklerine ve enerjilerini o küçücük sahneden sizlere nasıl aktardıklarına tanık olun.

21 Nisan 2011 Perşembe

İnternet özgürlük mü, yasaklar dünyası mı?

Ne anladık bu işten, blogum var, yazı gönderebiliyorum, ama kendim göremiyorum.
Blogger kapalı değil, blogspot kapalı... Acaba neden? Blogspot altındaki tüm blogları kapatırken, ne düşünülüyor, bilsem.
İnternetin özgür bir dünya olduğunu kabul ediyorum. Kısıtlamaların daha az olduğu, kişilerin fikirlerini daha rahat ortaya koyduğu, ama bu kadar özgür olmalı mı, o da ayrı bir tartışma konusu tabi ki.
İnternet, gerçekten de sanal bir dünya. Gerçek hayatta baskı altında olan, kişiliğini saklamak ya da bastırmak zorunda kalan, çeşitli sebeplerle yüzyüze iletişimde kendisi gibi olamayan pek çok insan, kendini internet ortamında tekrar buldu.
Facebook, Second Life tarzı oyunlar, farmville ve benzeri sanal ortamlarda süren hayatlar, ilişkiler, sorumluluklar v.b.
Bir yandan insanlar kendileri olur hatta ikinci, üçüncü, n'inci "sanal" kişiliklerini oluştururken, bir yandan da tamamen kuralsız bir dünya haline gelmeye başladı internet.
Yani internetin özgür olması, bu ortamı kullanarak birine hakaret etmeyi yasal kılar mı? İnsanların kişilik hakları internette yok mu oluyor? İnternette kişilik haklarıma saldırı olduğunda, bunun yanıtı/cezası yine aynı kuralsız dünyada, karşıdakinin blog sayfasını hack'lemek, hakkında iğrenç şeyler yazan bir web sayfası oluşturmak v.b. mi olmalıdır?
Gerçek ve sanal dünya birbirinden bu kadar ayrılabilir mi? Tamamen birbirinden izole, farklı dünyalar mı?

Gelelim, yasaklara, kapatma kararlarına? ne kadar doğru veriliyor kararlar? Neyi kapatıypruz, nasıl kapatıyoruz? Kapatma kararına sebep olabilecek eylemlerden internet dünyasında ne kadar çok var, kimbilir?
Gerçekten ne kadarı bulunuyor, hep birisinin suçu duyurması, şikayetçi olması gerekiyor. belki internet kullanıcıs değilim, bir yerlerde interneti kullanan birileri bana hakaret ediyor, yalan/asılsız yazılar yazıyor, okuyan herkesin kafasında yanlış bir algı oluyor, çünkü internet bu, herkes girebilir, herkes görebilir.
Gençler birbirlerine buradan saldırıyorlar, bazen ergenlik çağında birisi için fiziksel ya da sözlü bir saldırıya göre çok daha derin yaralar bırakıyor.
Kişilikleri henüz gelişme evresinde olan gencecik beyinler, zihinler; sanal dünyalarda bölünüyor.
Doğru/yanlış algısı ikiye ayırlıyor: gerçek ve sanal
kendi kurduğumuz sun ucular, kendi kuraduğumuz ağlar üzerinde yarattığımız, bizim eserimiz olan bu dünyada  gerçekten tüm  kuralar bu kadar farklı olabilir mi? Dinamikler bu kadar farklı olabilir mi?
Amma çok soru sordun, çok biliyorsan kendin cevapla, biz nereden bilelim v.s. demeyin, n'olur?
İnsanın kafasını karıştıran, sadece siyah ve beyazın olmadığı, gri bölgelerin çoğunlukta olduğu bir konu bu.
Yazarken, bu konuyu açarken aklımdan geçen de, "okuyanların kafasında ufak da olsa bir soru işareti oluşturabilir miyim acaba " şeklindeydi.
 Kafanızı biraz karıştırabildiysem, birkaç soru işareti oluştuysa, belki kendi perspektifinizden yanıtlarıyla birlikte,  ne mutlu bana:)

3 Nisan 2011 Pazar

Kahvaltı-Maria'nın Bahçesi

2 ay yazmayıp, aynı günde 2 yazı :)
Aslında, blogun başında da belirttiğim gibi, gezmeyi, yemeyi seviyorum.
En çok sevdiklerimden birisi de kahvaltı. Hatta bu konuda yazıp, ayrı bir başlık altında bile toplayabilirim diye düşündüm.



Geçen hafta hava çok güzeldi ve güneşten, sıcaktan yararlaanalım, açıkhavada güzel bir kahvaltı edelim diye düşündük.
Adresimiz İdealtepe Maria'nın bahçesi oldu.
Hava çok güzeldi, açıkhavada , bahçede, yeşilliklerin arasında güzel beyaz ahşap masalara oturduk.
Acaba ne yesek diye etrafımızdaki masalara göz ucuyla bakınırken biraz bekledik. Açlık durumumuz da arttıkça, az biraz gerildik. Kan şekeri, malum :)
Sonra birden bir garson gelip masamıza 2 bardak çay bıraktı. Çay istemediğimi söyledim, durumu birz tuhaf bulup, çayı masadan aldı.
Sonra bir sepet ekmek ve simit geldi, ve ne olduğunu anlayamadan peynir,domates, salatalık, salam...
4 çeşit peynir tabağında, 2 şer dilim peynir vardı; salam tabağında da 2 ince dilim salam.
bir de 5 çeşit reçelden oluşan ve küçücük minicik kaseciklerle servis edilen reçel tabağı.
Ne olduğunu anlamadan, kimse ne istediğimizi sormadan masamız doluverdi.
Çok acıkmıştık ve yemeğe başladık. Ne yumurta, ne omlet, ne börek, ne de başka birşey. Zaten çok açtık, peynir ekmekle karnımızı doyurduk, reçeller de fena değildi .(Kestane reçelini çok sevdim, hepsini ben yedim :))
Alıştığımız ya da hayal ettiğimiz gibi serpme kahvaltı değildi, kaymaklar, börekler, hellimler, sucuklar v.b. yoktu.
Ortam güzeldi, iyi havada gidip yeşillikler arasında oturup, aynı zamanda deniz havası almak için süper.
Ama hesap gelince, biraz fikrim değişti. Bu kadar özensiz ve butik hizmet anlayışından, müşteriye özel servisten, "ne alırsınız?" ya da "Biraz daha kestane reçeli?" gibi nazik sorulardan çok uzak bu kahvaltı 25 TL idi.
Mekan, ortam, ambians güzel.
Yemekler diyeceğim, diyemiyorum, peynirler fena değil, ama az, kestane reçeli güzel.
Fiyat çok pahalı
servis kötü
Fiyat/performans değerlendirmesinde kesin sınıfta kalır.
Benim önerim, biraz daha kişiye özel servis, biraz daha müşteriye ilgi, biraz daha çeşit, durumu kurtarmaktan da öteye gidecektir. Loksyon ve ambianstan kaynaklanan avantajı, dezavantaja çevirmemeliler.
gideceklere de, restaurant yönetimine de duyurulur :)

Tembelliğin sonu yok

Baktım ki nerdeyse 2 ay olmuş yazmayalı, herhangi mantıklı bir bahanem de yok açıkçası..
Bazen böyle şeyler oluyor, hayatın belirli bölümlerinden kopuyorum, gerçeten bir açıklaması yok, ama oluyor işte.
Neyse, bu bölümleri çok uzatmamalıyım sanırım.
Bu sürede neler yaptın derseniz, hem de bir çok şeyden kopacak kadar , pek birşey yok aslında.
Paylaşmak istediklerim var tabi ki :
Dinamikleri Kongresi-İPYD
Cuma ve Cumartesi günleri, İPYD(İstanbul Proje Yönetimi Derneği) tarafından düzenlenen 12. Dinamikler Kongresi'ne katıldım.
Dernek tarafından her yıl belirli bir tema çerçevesinde Proje Yönetimi konusunda çalışan kişilerin kendi deneyimlerini ve yönettikleri projelerde öğrendikleri dersleri, takip ettikleri metodolojileri, faydalandıkları kaynakları yaptıkları sunumlarla paylaştıkları 2 gün süren bir etkinlik.
Bu yıl tema "Çok Uluslu Projeler"di ve 2 gün boyunca hepsi biribinde güzel ve faydalı pek çok sunuma katılma fırsatı buldum.
Çok uluslu projelerde kültür ve dil farklılıklarının getirdiği zorlukları aşmanın yollarından tutun da, farklı ülkelerdeki geleneklere, uluslararası projelerin kişilere kattıklarına ve tüm zorluklar aşıldığında ortaya çıkan güzel sonuçlara dair pek çok sunum yapıldı.

  • Benim favorilerim arasında ilk sırada "Proje Yönetimi ve Y Kuşağı" sunumu ile Tanol Türkoğlu geliyor. Y kuşağı kavramına, proje yönetimi ve  genel olarak iş hayatı bağlamında ışık tutan ve aslında hepimizin bir şekilde görüp bilip tam olarak adlandıramadığımız farklılıkları gözler önüne seren güzel bir sunum gerçekleştirdi. Kuşaklar arası farklılıkları ve bu farklılıklardan, Y kuşağının karakteristik özelliklerinden iş hayatında nasıl fayda sağlanabileceğine dair güzel ipuçları içermekle birlikte, çok da eğlenceli ve herkesi bir anda sarıveren güzel bir sunum oldu. 
  • Selnur Gülüm'ün "Londra-Paris-Cenevre üçgeninde bir Proje Yöneticisinin Kariyer Yolculuğu" sunumu da oldukça etkiliydi. Pozitif tavrı, yarattığı sıcak, samimi ortamla birlikte sunumun ana konusu olan iş hayatı, kariyer yolculuğu, başarıları ve seçtiği yaşam tarzı da beni çok etkiledi açıkçası. Her gün "rüya iş"ini bulan ve kariyerine bu yolda devam eden profesyonellerle karşılaşmıyoruz sonuçta :)
  • Uluslararası projeler bağlamında bir kariyer öyküsüne odaklanan bu sunum ve kuşaklar arası farklılıklara proje yönetimi bağlamında esprili bir dille yaklaşan diğer sunumdan sonra, 3. olarak da Serdar Günizi'nin gerçekleştirdiği "Sanal Ortamda Proje Yönetimi" sunumu konuya daha teknik yaklaşan, ama oldukça bilgilendiridici ve Serdar Bey'in birçoğumuz için çok yararlı olan deneyimlerini paylaştığı güzel bir sunum oldu. Sunumların üçünün de, çok farklı olsalar bile, en önemli ortak yanları, farkındalıktı. 

Farkındalık deyince de, kongrenin en sonunda Cemil Türün'ün 16. yüzyıl tarihi ile günümüz ekonomik sistemi arasında kurduğu bağlantılar ve bu ilişkiler kapsamında bize sağladığı bambaşka bakış açısı ve farkındalık kesinlikle bahsetmeye değer :)
Tımarlı sipahiler-yani günümüz KOBİ'leri, Avrupa'nın bu sisteme yanıtı, lineer ordu-corporation benzetmeleri, çok etkileyiciydi.
Mehpare Sözener'in uzun yıllar farklı ülkelerde sürdürdüğü iş hayatı bağlamında, ülkeler ve kültürleriyle ilgili bizimle paylaştığı tecrübeleri de gerçekten hoş bir kapanış oldu.
İlk kez 2008'de katılmış olduğum Dinamikler, bu yıl bende çok daha derin bir etki bıraktı açıkçası. Bilgi yoğun ve teknik sunumların yanı sıra, iş hayatında güzel işler başararak güzel yerlere gelmiş kariyerinde ilerlemiş başarılı  kişilerin kişisel tecrübelerini bizlerle paylaştığı faydalı bir ortam hazırlamışlardı.
İPYD başkanı Alev Akın ve Dinamikler 2011 proje yöneticisi Tolga Özdemir'e de buradan teşekkür etmek isterim. Organizasyonun büyüklüğü ve güzel planlanmış olmasından bahsetmiyorum bile :)
Çok faydalı ve keyifli 2 gün geçirdik hep birlikte.
Bir sonraki yılı sabırsızlıkla bekliyor olacağım:) Hatta o kadar hoşuma gitti ki, umarım bu sefer ufak daolsa organizasyona katkıda bulunma şansım olur :)

11 Şubat 2011 Cuma

Belki, bir gün....

Bu aralar yine başka konulara dalıp, blogumu biraz ihmal ettim sanki...
Bazen kafam o kadar dolu, o kadar meşgul oluyor ki, düşüncelerimi değil kağıda ya da bloga, kelimelere bile dökme ihtimalim olamıyor.
Her zaman iş değil tabi, ama çoğunlukla o.
Bir de gittikçe tuhaf ve içinden çıkılamaz hale gelen özel hayatım. O da oldukça dolduruyor kafamın içini aslında.
İnsan nasıl olur da yanlış olduğunu bildiği bir şeyi, bir hatayı, tekrar tekrar yapar.
Yıllaaaar önce bir arkadaşım, "Aynı hata 2. kez yapılıyorsa, o artık suçtur" demişti.
Gerçi çok da sevmezdim kendisini, iyi anılarım yok...
Yanlış olduğunu bile bile, aynı şeyi yapıyorum; tekrar tekrar.
Ama nasıl olabilir ki, bu kadar doğru hissettiren bir eylem nasıl yanlış olabilir?
Bir insanın yanında, kendinizi "evinizde" hissediyorusanız, ait olduğunuz yerde hissediyorsanız; nasıl olur da bunu yapmak yanlış olabilir ki ?
Yanlışlığını veda zamanında anlıyorsunuz işte.
İnsanın duygularına kapılıp verdiği kararların sonuçları hep farklı zamanlarda çıkıyor ortaya.
Ve veda anı, ve sonrası, öyle iç acıtıcı, öylesine boşlukta bırakıyor ki insanı, yanlış diyorsunuz, yanlış yaptım.
Sonra, bir süre sonra, yine özlem oluyor, yine hasret oluyor; artık aklınız değil, kalbiniz konuşuyor.
Yine herşey doğru geliyor, ta ki veda anına kadar.
Kırgınlıklar, üzgünlükler, tedirginlikler, yap boz gibi birbirinizin duygularıyla oynamak; yıpratıyor iki tarafı da, eğer varsa ilişkiyi de.
Peki çaresi ne?
Ne kadar kararlıydım 1 ay önce. Omuzumdan ağırlıklar kalktı, hafifledim diye yazılar bile yazdım.
Ama sonra, paylaşılan bir zaman, beraber geçen vakit, geceleri ayrı evlerde olsak bile, beraber geçen bir haftasonu....
ve bummmmm.
sanki hiç zaman geçmemiş, sanki hiç ayrılık olmamış, sanki biribirini üzen, kıran insanlar biz değiliz.
Herşeyi unutuyoruz, sadece ikimiz kalıyoruz.
Hayatın gerçeklerinden, sorumluluklardan, zorunluluklardan, herşeyden uzakta, bambaşka bir dünya oluşuyor, sadece ikimizin olduğu...
Bir insanın sadece kokusu, size kendinizi "evinizde" hissettirebilir mi?
Bir insanın sadece varlığı, hiçbirşey yapmasa bile, size kendinizi "güvende" hissettirebilir mi?
Bir insan sadece varlığı ile "huzur" ve "mutluluğu" getirebilir mi size?
Ya da bu yaşınıza kadar çok eğlendiğiniz, gözünüzden yaşlar gelen binlerce an yaşamışken, yine hiçbirisi "O"nun yanında geçirdiğiniz anlarla "karşılaştırılamaz" olabilir mi?
Ben mi büyütüyorum gözümde diye düşünüyorum, bir illüzyon mu, bir oyun mu bu aklımın bana oynadığı ?
Bir gün, sadece birbirimize ait olana kadar bilemeyeceğiz zaten. Ben de, "O" da....
O vakte kadar, çalınmış anlar, yasak da olsa, huzur ve güveni getirecek bize.
Ve eğer, düşündüğümüz kadar, hissettiğimiz kadar, olmasını istediğimiz kadar, bir gün bulmayı umduğumuz kadar gerçek ve yüce ise bu duygu; işte o zaman gerçekten birgün sadece ve sadece birbirimizin olacağız.

1 Şubat 2011 Salı

Yolları çatallanan bahçelerimiz ve diğer "biz"ler

Dün aslında benzer başlıklı bir yazı yazdım. Ama gerçek dünyada olup bitenler ve yaşadıklarımın yanı sıra, bu konunun bana hissettirdikleri ve düşündürdüklerine çok fazla değinemedim. Bu yüzden bugün aynı konuda biraz daha farklı bir yazı yazmak istedim.
Hepimiz hayatımız boyunca yol ayrımlarından geçtik. Her birimiz, birer seçim yapıp, yollardan birinde devam ettik.
Ama tabi benim gibi birisi iseniz eğer; diğer yoldan gitseydim beni nereye ulaştırırdı diye sık sık düşünebilirsiniz.
Bu durum zaman zaman, seçtiğim yolun beni ulaştırdığı noktadan memnun kalmamamdan, ya da zaman zaman meraktan da kaynaklanabilir.
Kaç yol ayrımından geçtik, kim bilir? Ya da ilk yol ayrımında hangi yolu seçtik, bir sonrakinde hangisini?
Seçmediğimiz yollar nereye çıkıyordu? Seçtiğimiz ve seçmediğimiz yollar, herhangi bir yerde çakışıyor mu acaba? Yani bir yolu seçtiğimizde, başka ayrımlar başka seçimler sonucunda, kendimiz seçmediğimiz diğer yolun ilerleyen kısımlarında bulabilir miyiz? Yani ne seçersek seçelim, mutlaka varacağımız, tüm yolların çıktığı bir nokta var mıdır hayatımızda? Kader dedikleri, böyle bir şey midir? Ne olursa olsun, ne seçim yaparsak yapalım varacağımız nokta?
Fırsat dedikleri de tam tersi midir acaba? Diğer yollarla asla çakışmayan, sizi hepsinden farklı bir noktaya götüren, çakışma olmadığı için geri dönüşü de olmayan, bu yüzden de riskli ama götüreceği noktaya vardığınız da aldığınız risk oranında büyük bir maddi/manevi kazanç elde etme olasılığınız olan yol.
Tabi, riskli bir yol, sonuç pozitif olmayabilir de, yol kayıplara da çıkabilir.
Bir şekilde her gün kararlar veriyoruz. Her gün, bazen küçük, bazen büyük, çatallanıyor bahçemizin yolları.
Bazen yaptığımız seçimler, olmayacak yollara çıkarıyor bizi. Bazen de ne karar verirsek verelim aynı noktada buluyoruz kendimizi.
Tüm bu çatallanan yollar ve yapılan seçimlerin sonunda, acaba başka bir yerde, başka bir evrende, başka bir "ben" var mı, diğer yoldan gitmiş olan, başka yolları seçmiş olan.
Durup geçmişe baktığımda, diğer yolu seçsem ne olurdu diye düşünüyorum ya, şte o seçim de yapıldı aslında belki de.
Buradan paralel evrenlere geliyoruz, bahçemizde çatallanan aslında "zaman"ın ta kendisi, mekan değil.
Kimbilir. Belki başka evrenler var, içinde olduğumuz evrenden farklı seçimlerin yapıldığı, farklı yollardan yürünen.
Ama en büyük soru o zaman, ben buradaysam, oradaki "ben" kim o halde?
"zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmadan çatallanıyor"
Ben o çatallardan birindeyim, peki ya diğerlerinde kim var?